ENDONEZYA
17.508 adasıyla 250 milyon
nüfusuyla dünyanın en çok Müslüman nüfusuna sahip ve dünyanın 4.
kalabalık ülkesi. Ülkenin % 87’si Müslüman olmasına karşın Bali Adası’nın
%95’i Hindu’dur. Hollanda ve Japonya esaretinden sonra ancak 1945'te özgürlüğünü
kazanabilmiştir. Asya ve Okyanusya olmak üzere ülke 2 kıtada yer alır.
Güneydoğu Asya'nın en büyük ekonomisidir.
23 Ocak, Doha-Denpasar-Ubud: Gece 00.30’da Sabiha Gökçen’de başlayan uçak yolculuğumuz, Doha
aktarmasının ardından Denpasar’da son buluyor. İlk kez kullandığımız Sabiha
Gökçen Havalimanı ve Qatar Airways ikilisi bize sorun çıkarmıyor. Qatar Hava Yollarından
gayet memnun kalıyoruz. Özellikle uçuşlarda bebek ve çocuklara dağıtılan
oyuncak paketleri, Oğlum Ata Erk’i kazanmaları için fazlasıyla yetiyor. Bir de
önümüze asılan bebek yatağını sürekli kullanabilseydik, yıldızlı pekiyi vermek
elden değildi. Fakat sürekli kemer ikazı vermelerinden, ikide bir Ata Erk’i
kucağımıza almamızı istemeleri bizim puan kırmamıza neden oluyor. Doha’da 1,5
saat kadar bekleme süresi olduğu için havalimanı nimetlerinden
yararlanamıyoruz. Havalimanı, uzun bekleme süreleri için dizayn edilmiş.
Ücretsiz internet ve bilgisayar kullanımı, çocuk oyun parklarıyla saatlerce
sıkılmadan zaman geçirebileceğiniz bir yer; fakat biz 4,5 saatlik ilk
uçuşumuzun ardından hemen 9,5 saatlik ikinci uçuşumuza geçiyoruz. Diğer Arap
hava yollarının aksine, sınırsız alkol servisi yapıyor Katar Hava Yolları. Ama
ben Ata Erk’le koridorları arşınlamaktan içmeye çok fırsat bulamıyorum. Yine de
oğluşum çok sıkıntı yaratmıyor, Uçağın maskotu olmayı başarıyor.
Denpasar’a indiğimizde aslında güneş daha
batmamıştı, 17.30’da inen uçağımıza rağmen, valiz işlemleri çok uzun sürdüğü
için, dışarı çıktığımızda çoktan gün kararmıştı. Valizler beklenirken, çıkış
formu doldurmak en mantıklı olanı, bir de onunla zaman kaybetmemek açısından.
Dışarı çıktığımızda ise 100 dolar (döviz) bozduruyoruz. Kurlar burada biraz
düşük ama taksi için para şart olduğundan mecburuz. Döviz büroların hemen
karşısında taksi ofisi var. Buradaki liste fiyatı, Ubud’u 400 bin rupi olarak
gösteriyor. Buraya parayı ödeyip fiş alıp sıradaki taksiyle gidebilirsiniz.
Fakat biz burayı üst limit olarak alıp dışarıdaki taksicilerle pazarlığa
tutuşuyoruz. 700 bin rupiyle başlayan pazarlık 350 bin rupide son buluyor. Aslında
çok daha aşağılara gitmek olası ama Dalyan’dan başlayan yolculuğumuzun yaklaşık 30 saat sürmesi bizim pazarlık
gücümüzü epey zayıflatmış olsa gerek ki uzatmadan kabul ediyoruz. Denpasar –
Ubud arası 1,5 saat sürüyor taksiyle. Mesafe çok kısa olmasına rağmen trafik
müthiş yoğun. Küçücük ada olmasına karşın, toplu taşıma araçlarının olmayışı ve
araç fazlalığı burada trafiği felce sokuyor. Bu yüzden özellikle akşamüzerileri
araçla bir yere ulaşmak neredeyse imkânsızlaşıyor. Ubud’a vardığımızda ise
artık gece olmuş, buna rağmen otelimizde bizi bekleyen birileri var.
Gezilerimizde genelde rezervasyon yapmıyoruz fakat bu gezimizde zaman
sorunumuzun oluşu ve gideceğimiz bölgelere gece geç saatlerde varacağımız için ,
“booking.com”dan 3 otel rezervasyonumuzu da yapmıştık. İlk kalacağımız
yer Sakha Homestay. Burada Endonezyalıların işlettiği küçük işletmeler “Homestay”
olarak adlandırılıyor. Ucuz ama temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek
özelliklerde. Çok lüks olanları da var ama biz mütevazi olanlarını seçiyoruz.
Takside uyuduğu için otele varır varmaz uyanıyor bizim yaramaz, annemize torpil
geçip uyumasını sağlarken biz de oğlumla keşfe çıkıyoruz. Gece geç saatlere
kadar oynuyoruz.6 saat fark, uyku saatini etkiliyor. Uyurken Ubud değil,
Türkiye saatini kullanıyor benim oğlum.
24 Ocak UBUD : Sabah her şeye rağmen erkenden uyanıyoruz. Günlük 3 kişi 50 Türk
lirasından daha az para verdiğimiz bu Homestay’da sabah kahvaltısı da ücretsiz.
Gezdiğimiz diğer Uzak Doğu ülkelerinde aç kaldığımız sabahların aksine bu
ülkede gayet doyurucu sabah kahvaltıları mevcut. Eşimin sabah kahvaltısına olan
düşkünlüğü nedeniyle bu değerlendirmeyi yapmadan geçemiyoruz.
![]() |
Ubud Sarayı |
![]() |
Pura Taman Saraswati |
(Ubud pazarı). Ubud, Bali Adası’nda küçük
bir yerleşim merkezi olduğundan,tüm günü
yürüyerek geçireceğiz. Otelimizi yanlış
bir yerde seçmişiz, hem doğayla iç içe
değil, hem şehre uzak ama buna rağmen 15
-20 dakikada yürüyoruz. Pazar her türlü
hediyelik eşya, kıyafet ve meyve satın
alabileceğiniz bir yer fakat ilk günden
bir alışveriş çılgınına dönmenin bir
anlamı yok, para birimi Rupiye de tam
alışamadığımızdan, pazarı üstün körü
gezip, karşısındaki Ubud Sarayı’na
gidiyoruz. Burası Çinli Turist dolu.
İnsanlar her bir köşeyi resimlendirme
telaşında. Küçük bir mekan oluşu,
resimlenecek alanın azlığı yığılmalara
neden oluyor. Girişte herhangi bir ücret
talep edilmiyor, zaten 15-20 dakikada
işimizi bitirip 100 m ilerideki Pura
Taman Saraswati Tapınağı’na geçiyoruz.
Buranın paralı olduğunu yazmış gezginler
yazılarında ama bize böyle bir para
talebi olmadı. Biz de burada girişteki
büyük havuzlardaki, nilüferlerin
görüntüsüyle muhteşem fotoğraflar
çekiyoruz. Burada yarım saatten fazla
zaman harcıyoruz, gerçekten doğal ve
mimarisiyle gezmeye değer bir tapınak.
Akşamları burada ünlü “kecak dansı”
gösterileri de yapılıyormuş onun biletini
satmak istiyorlar. Her gün başka bir grup
ayrı bir gösteri düzenliyormuş.
Gösteriler, 70-80 bin rupi arası fakat
biz yetişebileceğimizden emin
olamadığımız için bilet almıyoruz.
Girişte restoran ve kafe var. Burası
dinlenmek için ideal alsa da biz Maymun
Ormanı’na doğru yürümeye başlıyoruz.
Maymun Ormanı 2 km kadar uzaklıkta olsa
da Ata Erk akşamdan uykusuz kalmasının
verdiği yorgunlukla kucağımızda
uyuyakalıyor, biz de en yakındaki bir
restorana atıyoruz kendimizi. Ata Erk
uyurken bir güzel karnımızı doyuruyoruz.
Paşamız uyanınca onu da doyurup tutuyoruz
ormanın yolunu. Bu yemek faslının bize
maliyeti 170 bin rupi(55tl civarı) ,
biraz pahalı ama mekanın standartları
bizim biraz üzerimizde. Zaten sonraki
günlerde bu kadar para hiç vermiyoruz
yeme içmeye.
Bizimkiler önde, ben arkada etrafı cep
telefonuyla fotoğraflandırarak varıyoruz
ormanın girişine, bir arkadaşın “Girişte
para vermenize gerek yok, yan yoldan
dalıverin ormana.” demesine kanıp beleş
giriş bakıyoruz ama boşuna, tüm orman tel
örgüler ile çevrili. Sonunda bilet almak
için durduğumuzda çantamızda fotoğraf
makinemizin olmadığını anlıyoruz. Ben
restoranda unuttuğumuzu düşünüp geri
dönüyorum ama nafile. Yolda çantamız açık
olduğu için uyarıldığımızı hatırlıyorum,
makinenin başına ne geldiyse o esnada
geldiğini anlıyorum ama gideni geri
getiremiyorum. Moraller birden sıfıra
iniyor. Birçok ülkede unuttuğumuz halde
bulunan makine bu kez çantamızdan
alınıyor. Bu işi maymunların mı yoksa
insanların mı gerçekleştirdiğini tabi ki
hiç anlayamıyoruz. Kimisi Bali’de bu tür
hırsızlıkların hiç yaşanmadığını, kimisi
maymunların çantayı açıp hırsızlık
yapmadığını söylüyor. Biz de kimden
şüpheleneceğimizi bilemiyoruz.
![]() |
Maymun Ormanı |
![]() |
Maymun Ormanı |
ama makine aramak için restorana geri
dönmem esnasında Ata Erk’inde bir maymun tarafından saldırıya uğradığını öğreniyorum. 2 yaşındaki oğlum maymuna mağlup olsa da onlardan korkmamış olması bizi sevindiriyor. Durmadan bize maymunun nasıl saçını çektiğini onu nasıl itip tokat attığını anlatıyor. Hayatında ilk
şiddeti bir maymundan görmesi oğlumu epey etkilemiş.
Orman içersindeki heykeller ve yapılan
süslemeler çok hoşumuza gidiyor ancak bu
güzellikleri cep telefonuyla
resimleyebilecek olmamız bizi epey
üzüyor. Ailecek toplanıp bu güzelliklerin
tadına varmaya çalışırken bu kez de
yağmur çiselemeye başlıyor.
Ayfer’in(eşimin) makineyi bulabileceğine
olan inancı, yarım günümüzü neşeyle
geçirebileceğimiz bir mekândan bizi,
söküp alıyor. İlk ormanın girişindeki
kişilere sonra yol üstündeki gördüğümüz
tüm işletmelere makinemizi soruyoruz.
Ayfer’i bu kesmiyor, polis karakoluna
gitmeye karar veriyoruz. Polis
karakolunun tam karşısına gelmişken öyle
bir yağmur bastırıyor ki bardaktan su
boşalırcasına, bu anlatmaya yetmez ,
kovayla dökercesine bence daha doğru
tabir. Yarım saat öyle şiddetli ve
aralıksız yağıyor ki yollar bir anda dere
gibi akmaya başlıyor. Yolun karşısına
geçemiyoruz. 10-15 dakika bekledikten
sonra Ayfer kendini feda edip karşıya
geçmeye çalışınca akan su, parmak arası
terliği kapıp götürüyor. Terlik önde
Ayfer arkada gözden kayboluyorlar ama
çaba boşuna. Makinenin üzerine 2.
kaybımızı veriyoruz. Ayfer tek terlikle
karşıya geçince ben de bir hamle
yapıyorum, aynısı benim başıma da
geliyor, parmak arası terlik kovalamasını
bu kez ben icra ediyorum, şans eseri bir
otobüsün arka tekerleğine takılan terliği
trafiğin ortasına atılıp kapıp alıyorum.
Bugünkü ilk zaferimizi kutlamaya
zamanımız yok, yeniden makinenin derdine
düşüyoruz. Karakolda ifademiz alınıp bizi
yollamaları uzun sürünce Ayfer karakolda
kalıp bizi otele yolluyor. Yağmur altında
Ata Erk kucağımda yola koyuluyoruz.
Yalınayak yağmurun tadını çıkarıyoruz
baba oğul. Yoldan geçen arabaların
sıçrattığı suları kapma yarışı yapıyoruz.
Toplu iğne kadar kuru yerimiz kalmasa da
öyle mutlu oluyoruz ki bağırarak şarkı
söylüyoruz, çevrede “Deli bunlar.”
bakışının olmaması bizi daha da
cesaretlendiriyor. Sokakları büyük
salyangozlar basıyor, yolda yağmur
altında koca koca salyangozlar topluyoruz
ve sonra kayboluyoruz. Otelimiz olmasını
beklediğimiz yerde yok. Baba oğul o kadar
kaptırmışız ki kendimizi, otelin sapağını
kaçırmışız. Bunun üstüne Ata Erk
sırılsıklam olmasına karşın kucağımda
uyuya kalıyor. Biz annemizden yarım saat
önce çıkmamıza rağmen ondan daha sonra
varabiliyoruz otelimize.
Duş alıp, yerel halkın kullandığı mahalle
arasındaki lokantadan, bir gün önce
aldığım gibi pilav ve noodle üstü et ve
tavuk alıyorum, bol sosla yapılan altına
muz yaprakları konarak, paketlenen bu 3
kişilik menünün bize maliyeti, bakkaldan
aldığım içecekler ile birlikte 60 bin
rupi (20 Türk lirasından az).
Paketlerimizi otelimizde yedikten sonra
tekrar yola koyuluyoruz. Yerel halk dansı
olan “kecak” veya “Hindu ayini” görmeyi
umuyoruz fakat epey geç kaldığımız için
yetişemiyoruz. Biz de çıkmışken masaj
yaptıralım diyoruz. Tam soyunmuşken Ata
Erk başlıyor ağlamaya. Masaj salonu
çalışanları durduramıyorlar oğlumu, ben
de mecburen kendimi feda edip en azından
eşimin rahatlaması için tekrar giyinip,
oğlumla sokağa çıkıyorum. Masaj salonu
hemen merkezde, tapınakların karşısında,
3 katlı ve birçok çalışanı olan lüks bir
yer olmasına karşın fiyatlar abartılı
değil. 1 saatlik ücret 90 bin rupi. Saat
23.00’e gelmek üzereyken salon kapanmadan
hemen önce oradan ayrılıp otelimize
gidiyoruz. Eşimin masaj yorumu: “İdare
eder ama mükemmel değil.” Burada masaj
yapan kişilerin çoğunun Antalya ve
Muğla’da turistik lüks otellerde
çalıştığını öğreniyoruz ve çok
şaşırıyoruz.
25 OCAK UBUD: Bir gün önce anlaştığımız
gibi, kahvaltının hemen sonrası otel
sahibimiz bizi aracıyla alıp tüm gün
gezdirecek. Türkiye’de tüm
araştırmalarımız 12 saat tüm gün şoförlü
taksi bedeli olarak 50 dolar gibi bir
fiyat olduğu yönündeydi. Otel sahibimiz
de 600 bin rupi fiyat çekince itirazsız
kabul ediyoruz. Kahvaltımız dünkü gibi
yine doyurucuydu. Şoförümüz de
anlaştığımız gibi tam saat 8’de hazır
bizi bekliyor. İlk hedef Goa Gajah, ya da
anlayacağımız adıyla Fil Tapınağı. Burası
ilk bulunduğunda, yerel halk tarafından
mağaranın girişindeki kabartmalar file
benzetildiği için bu isim takılmış. Giriş
ücreti kişi başı 30 bin rupi, girişte
örtünmeniz için ücretsiz sarung
veriyorlar, çıkışta teslim ediyorsunuz.
Tüm Hindu tapınaklarında olduğu gibi
buraya da çıplak bacaklarla girmek yasak.
İçeride mağara ağzında resim çekildikten
sonra yapacak çok fazla bir şey yok, biz
de program yoğun olduğu için 15–20
dakikada gezip yolumuza devam ediyoruz.
![]() |
Pura Tirta Empul |
Burası ilk durağımızın aksine çok hoş ve
renkli bir yer. Yerel halk resim çeken turistlere hiç aldırmadan büyük havuzlarda ibadetini yerine getiriyor.
Bin yıldan daha uzun süredir hizmet veren
bu tapınağın hala ilk ihtişamıyla duruyor
olması hayret verici. Tapınağın hemen
girişindeki balık havuzlarının da
temizleniyor olması nedeniyle koca koca
balıkların bir havuzdan diğerine
aktarılışını da resimleyip, 1 saatten
fazla bir zaman harcadıktan sonra
yolumuza devam ediyoruz.
Sonraki uğrak yerimiz de tropikal
ağaçları tanıyıp, yerel kahveleri tatmak.
Ünlü kedigiller familyasından olan
“Luwak” hayvanının dışkısındaki midesinin
öğütemediği kahve çekirdeklerinden
üretilen Luwak kahvesini tadacağız,
Avrupa’da kilosunun değil fincanının
fahiş fiyata satıldığını iddia ediliyor.
Çok az üretilebildiği için dünyanın en
pahalı kahvesi olduğu söyleniyor, benim
kahve kültürüm sadece Türk ve neskafeden
ibaret olduğundan, fiyatı konusunda bir
bilgim yok. Tadına gelirsek, bu boka bu
kadar para vermenin bir anlamı yok. Taa
buralara gelmişken görelim, tadalım
diyoruz. Kahve plantasyonu olarak
adlandırılan bu işletmelerden Bali’de
birkaç tane var, biz yolumuzun
üzerindekini tercih ediyoruz. Giriş,
gezi, rehber, tattığınız onca çay ve
kahve türleri ücretsiz, sadece satış
yerinden alışveriş yaparsanız veya Luwak
kahvesi içerseniz ücretli. Biz bir fincan
Luwak kahvesine 50 bin rupi verip
ayrılıyoruz. Ama manzara da gözümüz
kalıyor muhteşem bir doğa içine
konumlandırılmış.
Planımıza Batur Dağı ve Gölü manzarasını
almışız, bunu neden yapmışsak, herkes
aynı manzarayı gördüğünü yazdığından, ben
de planıma dâhil etmiş olacağım ki bence
çok da görülmeye değer bir şey yok, en
azından dağların ortasında ve göl
kenarında yaşayan bizler için.
Ama planımızda Terunyan Köyü Mezarlığı var ki
burayı görmek için Batur Dağı’nı ve Gölü’nü görmeniz şart. Çünkü yolu buradan
geçiyor. Manzarayı gördüğünüz tepeden
yola devam ediyorsunuz, yol kıvrıla kıvrıla aşağıya gölün kenarına iniyor.
Göl kenarından devam ederseniz yol köyün
içine kadar devam ediyor. Buradan
kiraladığınız kayıklar ile mezarlığa
ulaşabiliyorsunuz. Ancak bizim şoförü bu
köye gitmek için ikna edemediğimiz için
köye varmadan önce bir iskelede duruyor.
Buradan bot kiralamamızın bizim için daha
iyi olacağını, köylülerin çok üçkağıtçı
olduğunu söylüyor. Zaten daha önce gezi
yazılarında okuduğum gibi iskeleye
gelmeden durduruluyoruz ve bizi bota
götürebileceklerini söylüyorlar. Bu
numarayı biliyoruz. Motosiklet ile bizi
köylüye teslim edip yüklüce
komisyonlarını kapacaklar ama biz
kanmıyoruz. Teşekkür edip iskeleye
yanaşıyoruz. Şiddetli bir yağmur
başlıyor, bir süre arabada geçmesini
bekleyip iskeleye iniyoruz. Gişe içindeki
görevli kocaman fiyat listesini
gösteriyor. Tekne 500 bin rupi, her bir
kişi için 20 bin rupi. Yani tek kişi 520
bin iken, 3 kişi 560 bin rupi. Sanırım 9
kişiye kadar aynı tekneyle gitmek
mümkündü. Ayfer, Ata Erk ile arabada
kalmaya karar veriyor. Grup olarak çok
avantajlı olsa da ben onca parayı tek
başıma gitmek için veriyorum. Havanın
yağmurlu ve gideceğimiz mezarlıkta
ölülerin ulu orta gömülmeden duruyor
olması sebebiyle Ata Erk’in
gidemeyeceğine karar veriyoruz. Yağmur
biraz sakinleyince yola koyuluyorum.
Gölün tam ortasına gelmişken, botla tam
sürat giderken hayatımın ilk selfisini
çekmeye yelteniyorum, 150 beygirlik sürat
motoru birden arkasından bir el bizi
tutarcasına duruyor ve olağan gücüyle
bağırmaya başlıyor. Yarısına kadar su
dolu teknede savruluyorum. İlk önce
telefonu sağlama alıyorum, fotoğraf
makinesinden sonra başka kayıp verme
lüksümüz yok. Doğrulup neler olduğunu
anlamaya çalışırken kaptan tekneyi stop
etme derdinde. Motor resmen çıldırdı,
susmak bilmiyor. Botun motorunun teknenin
içine düştüğünü görüyorum. Şans işte, ya
göle düşseydi. Neyse motor stop edilip
yerine takılıyor, 10 dakika uğraş sonrası
zorla çalıştırıp yola devam ediliyor.
Gölün ortasına balık avlamak için
çekilen, koca halata mı kızarsın yoksa
benim çektiğim selfiye mi, ya da o
selfiye dahil olmak için yoluna değil de
telefona bakan kaptana mı, bilemiyorum.
Ama mezarlığa gelene kadar kaptan son
sürat gitmese de korkudan tuttuğum yeri
bırakmıyorum.
İskeleye yanaştığımızda mezarlığı gezmek
için 10 bin rupi (3tl) bilet karşılığı
ücret alınıyor. Bir 10 bin rupiye de
şemsiye kiralıyorum. Eğer köyü de gezmek
isterseniz bir 10 bin rupi daha vermeniz
gerekiyor. Ben zaman darlığından köyü pas
geçiyorum. Ben, iki görevli ve kaptan
dışında başka kimse yok. Bu havada akıllı
işi değil zaten buralara gelmek. Mezarlık
küçücük, fazla kişi alabilecek kapasitede
değil. 4-5 tane cenaze ağaç dallarlıyla
örtülmüş, dalların arasından kafatasları
ve kıyafetlerini görmek mümkün, diğer
çürüyen cesetlerin kafatasları ise bir
köşeye toplanmış duruyor. Buranın
özelliği: Dünyada sadece Terunyan köyü
sakinleri, diğer Hinduların aksine
ölülerini yakmak yerine öylesine
mezarlığa koyup, üzerine çit biçiminde
dallarla yarı görünür biçimde örtüp
bırakmakmış. Çürümeye öylesine terk
edilmelerine karşın, sandal ağaçları
dolayısıyla koku vs olmuyor. Çok fazla
görselliği olmasa da eşi benzeri
olmadığından görülebilir bir yer olarak
kayıtlara geçiyor. Yağmur altında resim
ve küçük bir video kaydı ardından geri
dönüyoruz. 1 saatten az bir zamanda
mezarlık gezimizi sonlandırıyoruz.
Mezarlık sonrası planda “Besakih Temple” var. Bu Hint tapınağı, Bali’de
gördüğümüz tapınakların içinde en büyüğü.
Buranın girişinde sarung vermiyorlar. 10 bin rupi karşılığı kiralayabileceğiniz
satıcılar var. Giriş ücreti 30 bin rupi.
Tapınak, kocaman bir alan içinde büyük
bir kompleks, bazı alanlara ibadet olduğu
için giremediğimiz halde 1 saati aşkın
bir sürede ancak dolaşabiliyoruz.
Gerçekten müthiş görkemli yapılar,
heykeller var. Epey merdiven çıkmanız
gerekiyor tüm alanı dolaşmanız için ama
zaman harcamaya kesinlikle değer bir
tapınak. Dönüşte bilet aldığımız yere
gelmeden kişi başı 5 tl den az bir ücrete
seyyar satıcılardan şiş, et, balık ile
karnımızı doyuyoruz; üstüne de biraz
meyve satın alıp bir sonraki durağımıza
doğru yola çıkıyoruz.
Şoförümüz harika biri, Malezya halkını
olduğu gibi Endonezya halkını da çok
seviyoruz. Zaten iki halkın dilleri,
kültürleri de birbirine çok benzer.
Şoförümüz, ülkesi hakkında sorduğumuz her
soruya cevap veriyor. Gitmeden epey
araştırmış ve oradaki şoförlere “Ketut”
dendiğini düşünmüştüm. Gördüğüm tüm
sürücülerin adı Ketut’du çünkü. Oysa
aileler 4. çocuklarına mutlaka bu ismi de
koyarlarmış. 1. çocuklara başka isim, 2.
çocuklara ise bir başka isim yani isimden
ailenin kaçıncı çocuğu olduğu belli
oluyormuş. Gözümüze çarpan başka bir şey
ise Bali’de her evin bahçesinde küçük de
olsa bir tapınak olmasıydı, bu da bir
gelenekmiş her kişi evinin bahçesinin
büyüklüğüne göre bahçesinin köşesine bir
tapınak yaparmış. Günlük ibadetini burada
gerçekleştirirmiş. Zaten bahçe duvarları
ve kapıların süslemesiyle bahçe içindeki
tapınakla birleşince müthiş bir görsellik
ortaya çıkıyor. Hangisi ev, otel veya
tapınak anlayamıyorsunuz. Bazen
tapınaklarda kullandıkları taşları
işleyen atölyelerin önünden geçiyoruz,
bizim marangozların ağaç kestiği hizar
benzeri makinelerle onlar taş kesiyorlar
ama müthiş iş çıkarıyorlar. Buradan bir
konut mu edinsek fiyatlar ideal diyoruz.
Ama yabancının mülk edinemediğini
öğreniyoruz. Sonra pirinç terasları manzaralı lüks bir restoranda yemek yiyecektik ama zaman kısıtlılığı, program yoğunluğu, bütçe
darlığı yüzünden sadece Terasları
görüntüleyip wc ihtiyacımızı karşılamakla
yetiniyoruz. Durağımız Mahagiri Panoramic
Resort, gerçekten adına yakışır bir
mekân. Konumu muhteşem, pirinç
teraslarını tam karşıdan gören bir yerde.
Zaten şoförümüzün dediğine göre pirinç
tarlaları restorana ait. Yılda 3 kez
çeltik ekilebildiği için her mevsim
burada bu sayede müşteri görmek mümkün.
Pirinç olmasa zaten bu restoranda yemek
yemenin de bir anlamı yok.
Telefonla çok güzel görüntü
yakalamadığımızdan, bize kızan olmasa da,
madem yemek yemiyoruz burayı da meşgul
etmeyelim mantığıyla burada çok uzun
gördüğümüz tapınakların içinde en büyüğü.
Buranın girişinde sarung vermiyorlar. 10 bin rupi karşılığı kiralayabileceğiniz
satıcılar var. Giriş ücreti 30 bin rupi.
Tapınak, kocaman bir alan içinde büyük
bir kompleks, bazı alanlara ibadet olduğu
için giremediğimiz halde 1 saati aşkın
bir sürede ancak dolaşabiliyoruz.
Gerçekten müthiş görkemli yapılar,
heykeller var. Epey merdiven çıkmanız
gerekiyor tüm alanı dolaşmanız için ama
zaman harcamaya kesinlikle değer bir
tapınak. Dönüşte bilet aldığımız yere
gelmeden kişi başı 5 tl den az bir ücrete
seyyar satıcılardan şiş, et, balık ile
karnımızı doyuyoruz; üstüne de biraz
meyve satın alıp bir sonraki durağımıza
doğru yola çıkıyoruz.
Şoförümüz harika biri, Malezya halkını
olduğu gibi Endonezya halkını da çok
seviyoruz. Zaten iki halkın dilleri,
kültürleri de birbirine çok benzer.
Şoförümüz, ülkesi hakkında sorduğumuz her
soruya cevap veriyor. Gitmeden epey
araştırmış ve oradaki şoförlere “Ketut”
dendiğini düşünmüştüm. Gördüğüm tüm
sürücülerin adı Ketut’du çünkü. Oysa
aileler 4. çocuklarına mutlaka bu ismi de
koyarlarmış. 1. çocuklara başka isim, 2.
çocuklara ise bir başka isim yani isimden
ailenin kaçıncı çocuğu olduğu belli
oluyormuş. Gözümüze çarpan başka bir şey
ise Bali’de her evin bahçesinde küçük de
olsa bir tapınak olmasıydı, bu da bir
gelenekmiş her kişi evinin bahçesinin
büyüklüğüne göre bahçesinin köşesine bir
tapınak yaparmış. Günlük ibadetini burada
gerçekleştirirmiş. Zaten bahçe duvarları
ve kapıların süslemesiyle bahçe içindeki
tapınakla birleşince müthiş bir görsellik
ortaya çıkıyor. Hangisi ev, otel veya
tapınak anlayamıyorsunuz. Bazen
tapınaklarda kullandıkları taşları
işleyen atölyelerin önünden geçiyoruz,
bizim marangozların ağaç kestiği hizar
benzeri makinelerle onlar taş kesiyorlar
ama müthiş iş çıkarıyorlar. Buradan bir
konut mu edinsek fiyatlar ideal diyoruz.
Ama yabancının mülk edinemediğini
öğreniyoruz. Sonra pirinç terasları manzaralı lüks bir restoranda yemek yiyecektik ama zaman kısıtlılığı, program yoğunluğu, bütçe
darlığı yüzünden sadece Terasları
görüntüleyip wc ihtiyacımızı karşılamakla
yetiniyoruz. Durağımız Mahagiri Panoramic
Resort, gerçekten adına yakışır bir
mekân. Konumu muhteşem, pirinç
teraslarını tam karşıdan gören bir yerde.
Zaten şoförümüzün dediğine göre pirinç
tarlaları restorana ait. Yılda 3 kez
çeltik ekilebildiği için her mevsim
burada bu sayede müşteri görmek mümkün.
Pirinç olmasa zaten bu restoranda yemek
yemenin de bir anlamı yok.
Telefonla çok güzel görüntü
yakalamadığımızdan, bize kızan olmasa da,
madem yemek yemiyoruz burayı da meşgul
etmeyelim mantığıyla burada çok uzun
kalmıyoruz. Son
durağımız Klungkung Kraliyet Sarayı.
Sarayın saat 18.00’de kapanabileceğini
söyleyen şoförümüzün yanılmasına sevinerek içeri dalıyoruz. Burası Ubud merkeze yakın olmasına karşın gittiğimiz
bölgenin tam aksi tarafında. Bireysel
olarak bugünkü planı gerçekleştirmemiz imkânsızdı. Çok yoğun bir plan olduğundan yolu bilen birinin avantajını sonuna kadar kullanıyoruz. Gün batımına kadar
sarayı Ata Erk’in rehberliğinde
geziyoruz. Saray bahçesindeki çimlerde
oluşan su birikintileri oğlumu baştan
çıkarmak için yeterli oluyor. Resmen suda
oynamanın zevkini sonuna kadar tadıyor,
biz de onun bu haline bakarak
mutluluğumuza mutluluk katıyoruz. Saray
çok büyük olmasa da, gezmeye değer
buluyoruz.
Saray çıkışı döviz bozduruyoruz. 100 euro
1425000 rupi, bol sıfırları epey
unutmuşuz memlekette. Zaten
Endonezyalılara da zor geliyor olacak ki,
3 sıfırı kullanmıyorlar çoğu zaman. Döviz
bürosunda pasaport soruyorlar, zor
geliyor arabaya dönmek, kafadan isim soy
isim bir de pasaport numarası
uyduruveriyorum. Bu taktiği ilerleyen
günlerde de tekrarlıyorum. Pasaportumu
yanımda taşımayı bir türlü öğrenemedim
bakalım bu ne zaman başıma bela olacak.
26 Ocak Denpasar-Yogyakarta: Sabah
erkenden otel sahibimiz bizi Havalimanına
bırakıyor. Bu kez bedeli 250 bin rupi.
Akşam 1,5 saatte geldiğimiz yolu, bu kez
40 dakikada alıyoruz. Biletimizde 1,5
saatten önce havalimanında olmamız
gerektiği yazsa da biz 2 saat öncesi
oradayız. Bilette yazana aldırmayıp son
anda gelenler de uçağa biniyor. Gezi
planını oluştururken en zor kısım
Denpasar-Yogyakarta iç hat uçak biletini
almak olmuştu. En ucuz bilet Lion Air
veya Airasia idi. Air Asia’nın saatleri
tutmadığı için Lion Air’den almaya
çalışmış fakat kendi sitesinden bir türlü
kredi kartım ile ödeme yapamamıştım.
İnternette de birçok kişinin kartlarının
kabul edilmediği sadece Endonezya kredi
kartlarını kabul ettiği yönünde bilgi
okuyunca ben de Ticket.com ve
Traveloka.com dan biletlerimi aldım.
Gidiş-dönüş bilet almak daha pahalıydı ve
Ticket.com oğlumun dönüş biletini 23 ayı
1 gün geçtiği için tam bilet kesiyordu.
Ben de gidişi Ticket’tan dönüşü
Traveloka’dan aldım havalimanında hiçbir
sorun da yaşamadım.
Denpasar’dan 7.20’de kalkan uçağımız
zamanla dalga geçercesine, 1 saat
uçtuktan sonra 7.15’te inmesi gerekirken
1 saat rötarlı 8.15’te iniyor. Aynı ülke
içinde, Bali – Yogyakarta arası 1 saat
zaman farkı olması bizi epey şaşırtsa da,
eğer rötarsız uçsaydık 1 saat zaman
kazandıracaktı. Ama Lion Air bu
sevincimizi kursağımızda bırakıyor. Bizim
için THY neyse Endonezya için, Garuda
Indonesia o. Ülkenin milli havayolu
bizimki gibi aşırı pahalı olduğundan biz
ülkenin Pegasus’una yöneliyoruz. Lion Air
neredeyse 3 kat daha ucuzdu.
Biletlerimizi son ana bırakmamıza rağmen
Yogyakarta’ya indiğimizde şoförümüz bizi
bekliyor. Sabah erken saatte
ineceğimizden programa yetişmek açısından
bir de taksi işiyle uğraşmak
istemediğimizden kalacağımız otel bize
bir araç ayarlamıştı. Burada da günlük
araç maliyeti 600 bin rupi. İnternette
birçok kişiden fiyat istedim ama sanki
hepsi ağız birliği yapmışçasına aynı
fiyatı verdi.
durağımız Klungkung Kraliyet Sarayı.
Sarayın saat 18.00’de kapanabileceğini
söyleyen şoförümüzün yanılmasına sevinerek içeri dalıyoruz. Burası Ubud merkeze yakın olmasına karşın gittiğimiz
bölgenin tam aksi tarafında. Bireysel
olarak bugünkü planı gerçekleştirmemiz imkânsızdı. Çok yoğun bir plan olduğundan yolu bilen birinin avantajını sonuna kadar kullanıyoruz. Gün batımına kadar
sarayı Ata Erk’in rehberliğinde
geziyoruz. Saray bahçesindeki çimlerde
oluşan su birikintileri oğlumu baştan
çıkarmak için yeterli oluyor. Resmen suda
oynamanın zevkini sonuna kadar tadıyor,
biz de onun bu haline bakarak
mutluluğumuza mutluluk katıyoruz. Saray
çok büyük olmasa da, gezmeye değer
buluyoruz.
Saray çıkışı döviz bozduruyoruz. 100 euro
1425000 rupi, bol sıfırları epey
unutmuşuz memlekette. Zaten
Endonezyalılara da zor geliyor olacak ki,
3 sıfırı kullanmıyorlar çoğu zaman. Döviz
bürosunda pasaport soruyorlar, zor
geliyor arabaya dönmek, kafadan isim soy
isim bir de pasaport numarası
uyduruveriyorum. Bu taktiği ilerleyen
günlerde de tekrarlıyorum. Pasaportumu
yanımda taşımayı bir türlü öğrenemedim
bakalım bu ne zaman başıma bela olacak.
26 Ocak Denpasar-Yogyakarta: Sabah
erkenden otel sahibimiz bizi Havalimanına
bırakıyor. Bu kez bedeli 250 bin rupi.
Akşam 1,5 saatte geldiğimiz yolu, bu kez
40 dakikada alıyoruz. Biletimizde 1,5
saatten önce havalimanında olmamız
gerektiği yazsa da biz 2 saat öncesi
oradayız. Bilette yazana aldırmayıp son
anda gelenler de uçağa biniyor. Gezi
planını oluştururken en zor kısım
Denpasar-Yogyakarta iç hat uçak biletini
almak olmuştu. En ucuz bilet Lion Air
veya Airasia idi. Air Asia’nın saatleri
tutmadığı için Lion Air’den almaya
çalışmış fakat kendi sitesinden bir türlü
kredi kartım ile ödeme yapamamıştım.
İnternette de birçok kişinin kartlarının
kabul edilmediği sadece Endonezya kredi
kartlarını kabul ettiği yönünde bilgi
okuyunca ben de Ticket.com ve
Traveloka.com dan biletlerimi aldım.
Gidiş-dönüş bilet almak daha pahalıydı ve
Ticket.com oğlumun dönüş biletini 23 ayı
1 gün geçtiği için tam bilet kesiyordu.
Ben de gidişi Ticket’tan dönüşü
Traveloka’dan aldım havalimanında hiçbir
sorun da yaşamadım.
zamanla dalga geçercesine, 1 saat
uçtuktan sonra 7.15’te inmesi gerekirken
1 saat rötarlı 8.15’te iniyor. Aynı ülke
içinde, Bali – Yogyakarta arası 1 saat
zaman farkı olması bizi epey şaşırtsa da,
eğer rötarsız uçsaydık 1 saat zaman
kazandıracaktı. Ama Lion Air bu
sevincimizi kursağımızda bırakıyor. Bizim
için THY neyse Endonezya için, Garuda
Indonesia o. Ülkenin milli havayolu
bizimki gibi aşırı pahalı olduğundan biz
ülkenin Pegasus’una yöneliyoruz. Lion Air
neredeyse 3 kat daha ucuzdu.
Biletlerimizi son ana bırakmamıza rağmen
Yogyakarta’ya indiğimizde şoförümüz bizi
bekliyor. Sabah erken saatte
ineceğimizden programa yetişmek açısından
bir de taksi işiyle uğraşmak
istemediğimizden kalacağımız otel bize
bir araç ayarlamıştı. Burada da günlük
araç maliyeti 600 bin rupi. İnternette
birçok kişiden fiyat istedim ama sanki
hepsi ağız birliği yapmışçasına aynı
fiyatı verdi.
![](https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjJoIsPlKoQFCgRkQ9w1knh3Dj_YsPGluw3NEc7hKq0X_Zvbz45-u5paDd-4FwqSTRrYEpNswYijNtoRmVPmRG33CpT7I9T3OZyX_EhBu4dyJsZhxI-rsyO6Rbqfhyphenhyphenu9nLinjbFPaDFQwt0/s320/20170126_101514.jpg)
Ratu Boku
![](https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjJoIsPlKoQFCgRkQ9w1knh3Dj_YsPGluw3NEc7hKq0X_Zvbz45-u5paDd-4FwqSTRrYEpNswYijNtoRmVPmRG33CpT7I9T3OZyX_EhBu4dyJsZhxI-rsyO6Rbqfhyphenhyphenu9nLinjbFPaDFQwt0/s320/20170126_101514.jpg)
İndirim istediklerime ise
cevap verme zahmetine bile girmediler.
Bali’deki şoförümüz çıtayı çok yükseltmiş
olacak ki bu gence ısınamıyoruz. İlk
durağımız olan Ratu Boku bizi çok
sarmıyor. Koskoca alan içinde bir saray
olsa da dokuz yüz yıldan kaldığı için epey zarar görmüş ve hala bazı
bölümlerinde kazılar devam etmekte. Ama
ilginçtir resimlerde göründüğünden çok
daha heybetli çıkmış. Buranın giriş
ücreti 20 dolar ama başka bir tapınakla
kombine ederseniz (Biz Prambanan ile
birlikte alıyoruz ve 2 tapınak için kişi
başı 25 dolar veriyoruz)daha uygun.Hindistan’da Tac Mahal’in girişine bile
bunun yarısı kadar vermemiştik,
verdiğimiz paraya acıyoruz. Zaten burası
çok da gezmek için tercih edilen bir yer
değil, çok az yabancı turist görüyoruz.
Yalnız devlette turistti kazıkladıklarının farkında olacak ki
kendini affettirmek için girişte bir
içecek bedava yapmış turistte. İçecek
parasından daha ucuza girdiklerinden
yerli halka bu ikramdan tabiî ki yok.
![](https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhX5tm_W1mw7vpVgP2kuvIc3BsGF3u5rtG6mTZTCBVg4rufFx1ZA9KbA3Lb10NSVA7ktOt-2dqyGHArk1mF6GAvQRXxbqZ8GA2DvEX_vZMST-y259NgEtMBCjYXjzEuwOVOuBa-yw4vgWXf/s320/20170126_105659.jpg)
Parambanan Tapınağı
![](https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjEczqqWvHGlOHakdmv-JEZSi5ZTvmOyl3VoNhcb_E6RcqUM8azhGrp4FV2Vje5LvirzQnbd0wrJqtrYzwAF40-UL07d7ls-ikso_1KHFxoWur_15H91Gro6q_GIf8THT5bnjh8hhA513-5/s320/20170126_112521.jpg)
Parambanan
![](https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhX5tm_W1mw7vpVgP2kuvIc3BsGF3u5rtG6mTZTCBVg4rufFx1ZA9KbA3Lb10NSVA7ktOt-2dqyGHArk1mF6GAvQRXxbqZ8GA2DvEX_vZMST-y259NgEtMBCjYXjzEuwOVOuBa-yw4vgWXf/s320/20170126_105659.jpg)
![](https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjEczqqWvHGlOHakdmv-JEZSi5ZTvmOyl3VoNhcb_E6RcqUM8azhGrp4FV2Vje5LvirzQnbd0wrJqtrYzwAF40-UL07d7ls-ikso_1KHFxoWur_15H91Gro6q_GIf8THT5bnjh8hhA513-5/s320/20170126_112521.jpg)
Sonraki durağımız Parambanan, Burası Endonezya'nın en büyük Hindu tapınağı, UNESCO dünya mirasında
bulunduğu için çok ünlü bir yer. Sivri uzun Hint mimarisiyle 47 metreye ulaşan
yapılar mevcut. Çok geniş bir alana sahip ve tüm alanı gezmeniz için özellikle
giriş ve çıkış bölümleri tam zıt kısma konumlandırılmış, ilk şikayetçi olsak ta,
gezdikçe daha da zevk alıyoruz bu muhteşem güzellikten. Ayfer’in 150bin rupi de
para bulmuş olması şansımızın döndüğüne inandırıyor bizi. Çıkışta bazı hayvanların
bulunduğu bölümde, hindi deve kuşu arası bir canlı görüyoruz, fakat türünü
çözemiyoruz. Bunca yıllık belgesel izlenimlerinde yer almayan bu hayvan
hakkında bilgide bulunmuyor.
Aracı 12 saat kiralamamıza rağmen şoförümüz baştan
konuşmayı unuttuğumuz için bizi son durağımız Kaliburu’ya götürmek istemiyordu,
Bizde bulduğumuz parayı ,şoföre verip ikna ediyoruz. Sabahtır canımızı sıkan bu
sorunu da böylelikle çözüme ulaştırıyoruz.
Şimdiki durak yine
Dünya mirası listesindeki
Budist Tapınağı Borobodur. Dünya’nın en büyük tek parça halinde budist tapınağı olmasının yanında sıra
dışı görünüme sahip, Giriş 20 dolar ama bence Parambanan ile birleştirilip
bilet almak en mantıklı olanı.Volkanik küller altında gizli kaldığı için ancak 1814 yılında keşfedilebilmiş. M.S 750 yılında 75 yılda yapımı bitirilen bu yapının, tadilatı ancak 11 yılda bitirilebilmiş.
![]() |
Borobodur |
Öğle sıcağının altında, Ata Erk
uyumuş kucağımızda, merdivenleri birer birer aşıp zirveye ulaşmaya çalışıyoruz.
Zirveye çıkarken de yoldaki süslemeleri fotoğraflandırmayı ihmal etmiyoruz.
İnanılmaz bir işçilik, muhteşem bir görsellik. Zirvede ise ters kapanmış
çanları andıran birçok yapının arasında resmen kayboluyoruz. Tapınakta yarım
gününüzü geçirebilirsiniz ama biz Kaliburuya yetişmeliyiz, acele ediyoruz.
Kaliburu |
Kaliburu bir
tepedeki ormanın içindeki ağaçların tepesine farklı platformlar kurmuşlar ve
siz bu platformlara çıkıp fotoğraf çekiliyorsunuz. Arkadaki gölün manzarası ve
çeken kişilerin profesyonelliği sayesinde sanal dünyada fenomen oluyorsunuz.
İnternette araştırırken “Gezgin Çift” adıyla
yazılar yazan arkadaşların burada çekilmiş resimlerini görmüş çok merak ettiğim
için muhakkak gitmek istemiştim. Ama gitmek o kadar kolay olmadı. İlk şoförü
ikna etmek için ek para vermek zorunda kalıyoruz, sonra şoför de yolu ve yeri
bilmediği için tepenin aşağısındaki köyde pusuya yatmış çakallara kanarak jeep
kiralayıp ona da 350bin rupi veriyoruz. Sanki yukarıya o eski Amerikan
jeeplerinden başka araç çıkamaz, kendileri de bu organizasyonun parçası ve bu
jeep zorunluymuş imajı çizdiler. Biz buna istemeye istemeye kandık. Jeepi
düzgün yol olmasına rağmen bilerek kötü yollardan götürüp haklı olduklarını
göstermeye çalıştılar. Fakat karşımızdan normal arabalar da gelince onların
motorunun çok güçlü olduğunu savundular. Tırmanış 15 dakika sürüyor, motosiklet
ile gitmek mantıklı bazı kısımlarda 2 araç yan yana geçemediği için yol
kenarında eli telsizli bekleyen görevli sizi durdurup karşı aracın geçmesini
sağlıyor. Jeepciler tarafından giriş parası vermeyeceğimiz söylense de, girişte
10 bin rupi alınıyor. Bir de seçtiğiniz platform için 15 bin den 30 bine kadar
fiyat var. Son olarak 8 foto almalısınız minimum, bunun da bedeli 40 bin
rupiydi sanırım. Fotoğrafları seçtikten sonra telefonumuza gönderiyorlar. Bu 8
fotonun bize toplam maliyeti 600 bin rupi yani 200 tl ye yakın.
Ama her kuruşuna değdi, gitmeden havanın
yağmurlu olacağı veya hava koşullarından resmin net çıkmayacağı veya
platformların dolu olabileceği… Bu senaryolardan hiçbiri gerçekleşmiyor. Buradaki
işini çok iyi yapan genç kadroya verdiğimiz servete (Endonezya’ya göre) rağmen
minnettar kalıyoruz.
Artık güneş batmak üzereyken yola çıkıyoruz.
Otelimize vardığımızda ise çoktan gece olmuştu. Otel personeli daha önce
söyledikleri gibi kalacağımız odanın resepsiyondan 1 km kadar uzak, başka bir
yerde olduğunu söylüyorlar. Ata Erk için bu uzaklık müthiş fırsata
dönüşüveriyor. 3 odalı bu ayrı binada tek başımızayız. Ata Erk sabaha kadar bir
oraya bir buraya koşup bahçemizdeki balıklarla oynarken biz de dinleniyoruz.
27 Ocak Yogyakarta-Denpasar : Sabah otelimizin
(Bambo Bambo Homestay) bize hazırladığı kahvaltının ardından bavullarımızı otelimizin
ana binasına gönderip biz de şehri keşfetmek için yollara koyuluyoruz. Otelin
konumu çok iyi.Şehrin gezilecek tüm yerlerine yakın. İlk olarak
mahallemizdeki
okullara uğruyoruz. Ayfer tatilde de öğretmenlik mesleğinden vazgeçmiyor,
bahçede çamurdan heykeller yapan öğrencilere katılıyor. Tabi Ata Erk de. Uzun bir
süre okulları teftiş ettikten sonra, oradan ana caddeye çıkıp sokakta bulunan
birçok bisikletli Rikşa’dan kıyasıya pazarlıktan sonra birini kiralayıp Sari’ye
doğru yola çıkıyoruz. 15 dakika sonra oradayız. Bu zamana Rikşacının yolda
galeri deyip bir dükkânda durmasını da ekliyorum. Tabi ki dükkân için araçtan
inmiyoruz, mecbur yoluna devam ediyor. Fakat bisikletin yolda tıngır mıngır
ilerlemesi bizim oğlanın uyuması için uygun ortam olmuş olacak ki kucağımızda
uyuyakalıyor. Girişte 1 saat kadar paşanın uykusunu almasını beklerken, ben de
içeri ön keşif için giriyorum. Burası Sultan’ın bir nevi hamamıymış. Girişte büyük
bir açık havuz, içeride kapalı hamamlar var. Fakat öyle çok da görülmesi
gereken bir yer değil ama şehir merkezinde yapılacak çok aktivite olmadığından
burayı da mecburen plana dâhil ediyorsunuz. Ata Erk uyandığında,
ortada
meydanda, bir Hindistan cevizi içelim diyoruz. Ama her şeyi beğenen oğlum
bundan pek hoşlanmıyor. Oradan çıkmak için tüm binaları dolaşmanız gerekiyor,
diğer tarihi yerlerde olduğu gibi. Kafeler, hediyelikçiler, batik evleri
hepsinin önünden geçip çıkışa ulaşıyoruz.
![]() |
Batik Sanatı |
![]() |
Sulatanın Hamamı |
Şimdi ise Sultan’ın Sarayı’na da bir bakalım diyoruz. Keraton’a
(Sultan Sarayı) doğru yola çıkıyoruz. Çok uzak olmadığı söylense de Rikşalarla
gitmek çok daha güzel. Sorduklarımız fiyatları uçurunca yürüyelim diyoruz.
Yolda sorduklarımız, fiyatı giderek indirse de bizim verdiğimiz 10 bin rupiye
götürecek rikşacı bulmak için 1km kadar yürüyoruz. Sarayın önüne
geldiğimiz de saat 13.00’ü geçmiş. 13.30’da açılacağı söylenince karnımızı
doyuralım diyoruz. Hemen saray girişinin sağ tarafında seyyar yiyecek satanlar
var. Ata Erk’e tezgâhtan tanıdık makarna görüyoruz “Ver abi götürür nasıl olsa
bizim oğlan bunu.” gibisinden konuşuyoruz. O tezgâhta 5-6 çeşit yemek birleştirilip
tek yemek haline geldiğini önümüze kâse geldiği zaman anlıyoruz. Bu çok
sevdiğimiz, ileriki günlerde müptelası olduğumuz yemeğin adı Bakso. Köfte
çorbası olarak da adlandırılabilen bu çorbanın ileriki günlerde tavuk etinden
yapılanı da yiyoruz ama biz tavuk yerine kırmızı eti tercih ediyoruz.
Kızartılmış köfte dışında birkaç sebze, baharat ve erişte bulunuyor. 20-30 bin
rupi arası tezgâhlarda yerini alıyor, sıcak sıcak servis edilip afiyetle
yeniyor.
Biz yemeğimizi yerken karşı masada bizim
resmimizi çeken Endonezyalı gençler var. Biz fark edince çekiniyorlar ama biz
cesaretlendirip işlerini yapmalarına olanak veriyoruz. Hazır fotoğraf makinemiz
çalınmışken, birkaç profesyonel foto hiç fena olmaz diyoruz. Hindistan’da sık
karşılaştığımız beyaz adamla resim çekme çekilme hevesi, az da olsa burada da
var. Ben ne kadar kendimi beyaz olarak göremesem de eşim ve oğlum bu tabire
uzak değil. Masamıza davet ediyoruz, uzun uzun muhabbet ediyoruz. Çektikleri
resimleri alıyoruz. Bu resim alma taktiğini, başka yerlerde, başka kişilerle de
kullanıyoruz, Mailler, facebooklar alınıp veriliyor. Kısa sürede dost oluyoruz.
Burada insanlar gerçekten çok cana yakın, sıcakkanlı özellikle turizmle
uğraşmıyorlarsa. Sonradan öğreniyoruz ki geldiğimiz saray tadilat nedeniyle
öğleden sonraları açılmıyormuş. Büyük hayal kırıklığı yaşıyoruz. Keşke bunu
bileseydik. İlk buraya gelirdik.
Bugünkü son durağımız,
Jalan Malioboro (Malioboro Caddesi) önemli bir alışveriş caddesi. Adı genellikle sokak civarı
mahalle için de kullanılıyor.
Sokak; yakınlardaki
birçok otel, restoran ve dükkânla çevrili. Yogyakarta'nın en büyük turistik
merkezi. Caddenin iki tarafındaki kaldırımlar, çeşitli mallar satan küçük
tezgahlarla dolu. Akşamları “lesehan” adı verilen restoranlar cadde boyunca
faaliyet gösteriyor. Bunlar küçük seyyar işletmeler. Burası sanatçıların
caddesi ve bu yolda sokak müzisyenleri, ressamlar ve diğer sanatçılar
eserlerini sergiliyorlar. Turistten daha çok yerel nüfusa açık, Malioboro'ya
giden yan sokaklar, yollar, yapılar ve daha fazlası sokağın kendisi kadar
önemli. cıvıl cıvıl insan kaynıyor. Geriye kalan tüm
zamanımızı burada geçiriyoruz. Dükkânları kolaçan ediyoruz, birkaç alışveriş
sonrası parklarda yerel halka karışıyoruz, oğlanla koşup oynuyoruz. Sonra biz de
tezgâhlara yanaşıp karnımızı doyuruyoruz. Karides şiş deniyorum olmuyor, balık
en iyisi geliyor. Hesap 50 bin rupi civarı. Gün kararmaya başlayınca yoldan bir
taksi çevirip otelden çantalarımızı alıp havalimanına gidiyoruz. 70 bin rupi,
fiyat iyi gelmiş olacak ki bu kez pazarlık etmiyoruz.
Yogyakarta ya da
Endonezya’liların değimiyle Jogya(yogya) küçük bir havalimanına sahip. Ana
kapıdan biletinizi görmeden almıyorlar, bilet çıktınız kesinlikle yanınızda
olsun. Uçağa alındığınız yer sanki çarşıdaymışsınız havası verdiğinden
salıyoruz kendimizi, beleş interneti de bulunca zaman kavramını unutuyoruz. Önümüzdeki
insanların piste çıkıp koşa koşa uçağa binmelerine de alışıyorum bir süre
sonra. Saate bir bakıyoruz uçmamız gereken saat gelmiş. Yarım saat önce
alınmamız gerekmiyor muydu panik yapıyoruz ama şanstan uçak rötar yapmış yoksa
belki kaçıracağız uçağı.
2 saat geç kalkıyor
Lion Air ama personel çok neşeli ve alakalı, Ata Erk hemen kaynaşıyor personel
ve yolcularla. Bir ileri bir geri koşarken birden pilotun kucağında görüyoruz.
Sonra başka bir hostesin kucağında, sonra bir yolcu İzmirli bir sevgilisi
olduğunu söyleyip kendine çekmeye çalışıyor bizim oğlanı, 1 saatin nasıl
geçtiğini anlamıyoruz. Ama inişe geçmek, tüm büyüyü bozuyor. Kemerleriniz
bağlayın deyip herkesin ciddiyete bürünüp köşesine çekilmesi, Ata Erk’ide
koltuğa bağlamaları, zoruna gidiyor oğlumun uçak ininceye kadar ki, son 10
dakikayı tüm uçağa zehir ediyor. Biraz önceki o tatlı çocuk gidip yerine
bambaşka biri geliyor. Uçağı terk ederken kimse yüzümüze bile bakmıyor. O kadar
insanları korkutuyoruz.
Denpasar’a iner inmez
taksi bulup otelimize varıyoruz. (Kupu Kupu39) Havalimanına yürüme mesafesinde
olduğunu biliyoruz ama gece yarısı çantalarla yolu göze almıyoruz. Ara sokakta şoför
bulmakta biraz zorlanıyoruz ama en azından bizi bekleyen birileri var.
Odamızı çok beğeniyoruz bizim standartların çok üzerinde olmasına rağmen, fiyat
olarak kaldığımız en ucuz otel.
28 Ocak Kuta : Otelimizde sabah kahvaltısı verilmediğinden keşfe
çıkıyoruz oğlumla. Ona süt ve muz alıp güne giriş yapmasını sağlıyoruz.
Sonra da annemizi alıp artık sıcak denizlere inelim diyoruz. Otelden kumsala
inmek 10 dakikadan az ama burası çok uzun bir kumsal olduğundan, kumsala
indikten sonra Kuta plajına yürümek 1 saat kadar sürüyor. Aynı kumsal ama plaj
isimleri ilerledikçe değişiyor. Biz bu uzun yürüyüşe
başlamadan yine yerel
tezgâhlardan kahvaltımızı yapıyoruz. Bakso güne başlamak için iyi bir seçenek,
çorbamızı içtikten sonra Ata Erk’i de üzmeden sallana sallana yol alıyoruz.
Kumsal içler acısı durumda, çöp yığınları oluşmuş, ya da gerçek tabir çöp
dağları daha doğru olur. Neyse ki bir süre sonra o pislikler kayboluyor. Burada
her işletme kendi önünü temizlemiş, diğer yerler kalmış. Harika lüks oteller
görüyoruz kumsala sıfır. Bazı mekanların lüks bir otel mi ya da tarihi bir
tapınak mı olduğunu çözmeniz zaman alabiliyor. İkisi birbirine karışmış. En
basit ev bile bazen tapınak görünümüne bürünebiliyor, her bir taraf mimari
güzellikle dolu. Kuta plajını ulaşınca havlumuzu serip güneşleniyoruz. Yan
tarafımızda güneşlenen aile bizden pek hoşlanmamış olacak ki hiç pas
vermiyorlar. ![]() |
Kuta Plajından |
Odamızda banyo
sonrası, gece hayatına takılalım diyoruz. Grap taksi çağırıyorum bu kez ilk
çağırdığım araç 10 dakikada kapıma geliyor. Kuta içinde kesinlikle işe yarayan
ve çok avantajlı bir uygulama. Birçok yerde Grap, Uber hatta Blubird
kullanmamanız gerektiğine dair afişler görsek de aldırmıyoruz. Fiyat olarak çok
avantajlı çünkü.Eğer uzak doğuya gidiyorsanız kesinlikle akıllı telefonunuza bu
uygulamayı indirip kurun ve gerekli güncellemeleri gitmeden yapın, bazı
yazılarda ulaştığınız ülkelerde güncelleme sorunu yaşanabildiğini okumuştum.
Taksi, ara mahallede
olmamıza rağmen kullandığımız ortak program sayesinde bizi kolaylıkla buluyor
ama istediğimiz mekân olan Sky Garden’a ulaştırması hiç kolay olmuyor. Tam akşamüzeri olduğundan yine
o müthiş trafiğe yakalanıyoruz. Yarım saatte yakın trafikte boğuşmamıza rağmen
Grap, 27 bin rupi fiyatıyla kalbimizde taht kuruyor.
Sky Garden devasa bir
gece kulübü: 3 kat artı çatı katıyla binlerce insanın aynı anda eğlenebilmesi
sağlanmış. Ama her katta değişik müzik ve etkinliklerle farklılık yaratılmış.
Girişte değişik fiyatlandırmalarla seçenekler sunulsa da, en mantıklısı
akşamüzeri saat 17.00t’de gelip 100 bin rupiyi ödeyip 4 saat boyunca sınırsız
içki ve açık büfe yiyeceklerden yararlanmak. Biz de tabi ki erkenden gelip
yiyecek kuyruğuna dâhil oluyoruz. Kuyruğun uzunluğu metrelerce olsa da sıranın
bize gelmesi çok zaman almıyor. Açık büfede bonfilesinden balığına, türlü türlü
deniz ürününden çeşit çeşit salatasına, meyvesinden tatlısına kadar aklına ne
gelirse fazlasıyla var. En güzeli de sınırsız oluşu. Tabağımızı doldurup içki
kuyruğuna dâhil oluyoruz. Her bir kişi bir seferde 2 içki alabiliyor, içkileri
masaya koy tekrar sıraya gir, saat dokuza kadar hiçbir sıkıntı yok.
Tıka pasa doyup,
içkilerimizi yudumlarken, millet çılgınlar gibi eğlenir de benim oğlum durur
mu? Avustralyalı çılgın şörfçüler birden çılgın dansçılara dönüşüyor,
oğlumu da aralarına almakta bir sakınca görmüyorlar. Avustralyalılar
dışında Uzakdoğulu turistler ve Avrupalılar var ama plajlarda sık rastladığımız
hiç Türk yok.
Saat 21.00’e geldiğinde
bir görevli yanımıza yaklaşıyor ve çocukların artık dışarı çıkması gerektiğini
söylüyor. Biz bu uyarıya aldırış etmeyince yarım saat sonra başka bir görevli
tarafından resmen kovuluyoruz. Çatı katından diğer alt katları inceleyerek
yavaş yavaş aşağıya iniyoruz. Saat daha çok erken olmasına rağmen alt katlarda
da çılgın partiler çoktan başlamış ama biz buralarda çok zaman geçiremeden
otelimizin yolunu tutuyoruz. Bir süre Kuta’nın ara sokaklarında kaldırımlarda
yürüyoruz. Sonra Hard Rock Cafe’nin önünden sahile inip otelimize doğru
yürüyoruz. Gündüz cıvıl cıvıl olan sahilde in cin top oynuyor. Bunda esen sert
rüzgârın da etkisi olsa gerek. Rüzgâr o kadar büyük dalgaları sahile getiriyor
ki iskeleye çarpan sert dalgalar, yağmur yağıyormuş gibi üstümüze yağıyor. Çok
karanlık ve çok gürültülü oluşu bu 4-5 km’lik yürüyüşümüzde oğlumu epey
denizden soğutuyor. Otelimize geldiğimizde gecenin yarısı olmuş bile, biz de
epey ıslanmışız, ayakkabılarım o kadar ıslak ki ertesi akşama mutlaka
kurutmalıyım. Kurutmalıyım ki dönüş yolculuğum ızdıraba dönüşmesin. Otel
görevlimiz yine alemde, küçük odasında her aksam Avustralyalı müşterilerle
parti durumunda, hepsi zurna olmuş ama mutlulukları görmeye değer.
29 Ocak Kuta : Anlaştığımız gibi sabah
erkenden Ubud’taki şoförümüz bizi otelimizden alıp ilk olarak 25 km
uzaklıktaki Tanah Lot Tapınağına
götürüyor.
Kayaların üzerine kondurulmuş bu tapınak, şiddetli dalgalara rağmen
dimdik ayakta. Kıyıda yakın adacıkta yapılan bu tapınağa yılın bazı
zamanlarında sular çekildiği için yürüyerek gitmek mümkün olsa da biz ancak
şiddetli dalgaların çarptığı bu adayı uzaktan seyredebiliyoruz. 15. yüzyılda
yapılan bu tapınak 1980 yılında Japonlar tarafından ücretsiz restore
edilmiş. Japonlar tüm motorlu taşıtlarıyla ele geçirdikleri bu ülkenin
sanki turizmden para kazanmasını sağlamışlar ki para nasıl olsa kendilerine
geri dönecek. Endonezya’nın sokaklarında Japonların dışında motorlu taşıt
görmeniz neredeyse imkânsız. Toyata 4 tekerde rakipsiz lider, 2 tekerde ise
Suzuki ve Yamaha, çok ilginç başka markaların sanki girmesi yasak gibi.
![]() |
Tanah Lot Tepınağı |
Sonra şoförümüze, “Çek
abi Toyayı Balangan Plajına.”
diyoruz. Küçük bir köyün içine park edip hemen merdivenlerden inerek
ulaşıyoruz. Küçük bir park ücreti tahsil ediyorlar. Birçok şoför bizim
Yogyakartadaki de dahil, park ücretini yolcuya ödetiyor, ama Wayan bize bunu
hiç yapmıyor.
Plajın küçük
kayalıklar arasında kumsalı var, ilginç kayalıkları dolayısıyla plajda Çinli
bir çift düğün çekimi provası yapıyormuş. Nasıl bir prova ise drone havada,
yerde 2 fotoğrafcı bir kameraman. Ünlü herhalde bunlar deyip durdurup birlikte
resim çekiliyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki, Bali balayı için tercih
edildiğinden, balayı çiftlerine özel bu tarz çekim yapan özel gruplar var. Türk
bir arkadaşın da Bali’de bu işi yaptığını duymuş, gezi öncesi birkaç bilgi için
mail atmıştım. Bitli turist olduğumuzu anlamış olacak ki cevap alamamış gıcık
olmuştuk.
Burası denize girmek
için çok dalgalı olduğundan çok zaman kaybetmeden Bingin
Beach’a doğru yola
çıkıyoruz. Aslında
listemizde Dreamland Plajı da var ama şoför bu plajı
bulamadığından çok ısrar etmeyip pas geçip sıradakine gidiyoruz. Aracı yol
üzerine park ettikten sonra epey köy içindeki dar patikalardan yürüdükten sonra
dik merdivenlerden inmeniz gerekiyor bu plaja ulaşmak için. 15 dakikamızı alıp
nefes nefese kaldığımızdan madem bu kadar eziyet çektik suya bari girelim
diyoruz. Burası şu ana kadar gördüğümüz en sakin denize sahip. Yorgunluğumuzu
atıp serinlemek için ideal. Ata Erk bugün kendine arkadaş bulduğundan bizle çok
ilgili değil, Wayan’ın oğlu da bizimle bugün, onunla kumsalda çok güzel
eğleniyorlar.
Padang Padang plajına
giderken yolda açlığımızı gidermek için duruyoruz. Yol üzerindeki tezgah açmış
bir satıcıdan Bakso alıyoruz, Yol kenarına oturup afiyetle midelere
indiriyoruz. 5 kişilik maliyet 60 bin rupi.
Padang Padang bugünkü son ve en güzel plajımız, dar bir mağaradan merdivenler
yardımıyla inerek ulaşıyoruz. Yol kalabalık ve 2 kişi yan yana geçemediğinden
epey bekliyoruz. Aşağıda küçük ve pırıl pırıl bir kumsal ve masmavi okyanus…
Buranın ilginç olanı ise çok göz önünde bulunmamasına rağmen sahilin yarıya
yakınının Türklerden oluşması, burada bira keyfi yapıp epey zaman geçiriyoruz.
Gezimizin son
gezilecek durağı ise Uluwatu Tapınağı. Burası da dik kayalıkların üzerine kurulmuş, turistlerin en
uğrak yerlerinden biri. Buranın ev sahipleri ise maymunlar, bu asi canlılar
üzerinizdeki gözlük, şapka gibi
eşyaları çalmakta ustalaşmışlar. Eğer bu çaldıklarının karşılığında muz veya başka yiyecek koparamazlarsa paramparça yapıyorlar çaldıklarını. Etraf yırtık şapka ve kırık gözlük dolu. Bir süre bu hayvanların olduğu yoldan ilerledikten sonra buraya asıl gelme amacımız olan Kecak dansını izlemek için açık tiyatrodaki yerimizi alıyoruz. Kişi başı 100 bin rupi veriyoruz. Birçok kişi sıkıcı olduğunu söylese de biz sıkılmadan izliyoruz. İyi ve kötünün işlendiği müzik aletleri kullanmadan kişilerin ağızlarından çıkardıklar sesin
![]() |
Kecak Dansı |
![]() |
Kecak Dansı |
Otele dönerken ilk kez
ATM kullanıyorum. Yolda tropikal meyve ve araç parası verecek paramız kalmadığı
için. Görüyorum ki atm kullanmak hiçte mantıksız değil. özellikle yüksek para
çekimlerinde döviz götürmekten daha karlı olduğunu hesaplıyorum. Endonezya’da
atm’sini kullandığım banka küçük bir komisyon çekmiş.
Wayan ilk duş alıp
çıkış yapmamız için otelimize bırakıyor, oradan da havalimanına teslim edip
ayrılıyoruz.
Kısa bir süre kalmış
olsak da bu ülkenin insanını da kendini de çok seviyoruz.
Sonuç olarak Ocak
ayında en yağmurlu dönemde de bu ülke rahatlıkla gezilip görülebilinir.
Fiyatlar diğer Uzak Doğu ülkelerine nazaran biraz fazla. Ulaşım ve giriş
ücretlerine epey bir bütçe ayırmaya çalışın. Biz Ata Erk dolayısıyla yapamadık
ama motosiklet kiralayıp ulaşımı daha ucuza mal etmek mümkün. Yok kullanamam
diyenlere şoförlü olarak da kiralayabilirsiniz.
2017
OCAK TOPLAM HARCAMALAR
:
2,5 Kişi (2yaşında
oğlum dahil)
İstanbul – Doha – Denpasar
(Gidiş Dönüş )
2700 tl Karşılığı
Maximil
:
0 $
Denpasar –
Yogyakarta (Gidiş
Dönüş)
: 150 $
Ulaşım : 3 günlük
şöförlü araç, taxi, bot, jep,
rikşa
: 280 $
Konaklama :3gün ubud, 1gün yogyakarta,
3gün kuta
(homestay)
:
110 $
YemeİçmeEğlence:
:
100 $
Hediyelik Eşya:
:
30 $
Girişler:
:180 $
TOPLAM
:850 $
(yukarıdaki fiyatlar
aşağı yukarı fiyatlardır. Toplam Fiyat gerçek fiyattır.)
0 yorum:
Yorum Gönder