RSS

Dalyanlı Gezginler

Ukrayna

UKRAYNA

Aylar öncesinde internette gezinirken, Ukrayna Havayollarının (Flyuia) İzmir'den uçuşlara başladığını görmüş ve promosyonlu biletlerinde Kiev - İzmir gidiş dönüş 500 TL olduğunu görünce dayanamamış hemen biletleri kapmış, eşe dosta da alması için tavsiyelerde bulunmuştuk. 
Sayılı gün çabucak geçmiş Dalyan-İzmir ayağını kendi aracımız ile yapmış hava limanında bir arkadaşa aracımızı teslim edip uçağı beklemeye başlamıştık. Daha önce defalarca Flyuia'nın sert bagaj politikasını okuduğum için, sadece tek el bagajı hakkımız da olduğundan, el bagaj boyutunu ve kilosunu sınırlar içinde ayarlamıştık. İyi ki de öyle yapmışız. Teker teker tüm yolcular incelenip  uçağa öyle alınıyor, hatta sınırları aşanlardan çatır çatır paralar tahsil ediliyor. İzmir Adnan Menderes Hava limanı şimdiye kadar gördüğüm en sakin hava limanlarından. İşler yoğun olmadığı için her şey çok hızlı ilerliyor. 
Flyuia'da başta korkutmasına rağmen yolculuk esnasında gayet iyi, yalnız uçuş süresince su harici her şey paralı.Yaklaşık 2 buçuk saatlik uçuş sonrası Borispol Hava Limanına iniyoruz. El bagajlarımızı kapıp bagaj beklemeden pasaport kontrole gidiyoruz. Asla bir bayan polisin önüne geçmeme kuralını son anda polis bozuyor, yeni bir görevli gişe açınca bizi hemen o bayana alıyorlar. Önceden Ukrayna girişlerde sıkıntı olduğunu bildiğim için hazırlıklıyım. Sahte Booking.com dan otel rezervasyonum, dönüş biletim ve kişi başı günlük 50 dolar paramız cebimizde. Dosyamı polise uzatıyorum güzelce inceliyor, neden geldiniz diyor ve önümüze Türkiye haritası çıkarıyor. Hangi şehirden olduğumuzu soruyor gösteriyoruz. Herkes için teker teker, aile olmamızın hiçbir faydası yok. Haritanın doğusu siyaha boyanmış biz şanslıyız bizim ki beyaz. Birçok kez okumuştum sırf doğu doğumlu diye insanları almadıklarını. Kadın resmen bizi almak istemiyor, Singapur hariç hiç bir ülkeye girişimiz bu kadar zor olmamıştı.
Kiev : Hava Limanından çıkında hemen sağ tarafa yürüyoruz, 100mt ileride tren istasyonu var. Buradan merkez Pasazhyrskyi istasyonuna gececeğiz. Bir çok kişi otobüs kullanmayı tercih etse de biz direk, Tren ile Lviv'e geçeceğimiz için bu yolu tercih ediyoruz.
Bilet 80 grivna ucuz değil. Ortalama 1 saatte bir kalkıyor biz yarım saat kadar trenin gelmesini bekliyoruz. Havanın sıcak olacağını düşündüğümüz için yanımızda uzun kollu hiçbir kıyafet almamıştık. İlk dakikada pişman oluyoruz. Yağan yağmur ile birlikte hava soğuyor üşüyoruz. 
Tren gelmesiyle içine atlıyoruz. Trenin son durağı Pasazhyrskyi istasyonu, zaten 2 durakta duruyor ve toplam 45 dakikada yolculuğumuz son buluyor. İstasyon önündeki dönerci büfelerine yanaşıyoruz. Karnımız epey acıkmıştı tavuk döner iyi geliyor. Lavaş döner tüm Ukrayna'da en çok satılan yiyeceklerden, ilerki günlerde de bolca tüketiyoruz.
Tren biletlerini internetten 45 gün önceden almıştım. Biletler satışa 1,5 ay önceden çıkıyor ve hızla tükeniyor. Yazıcıdan aldığınız çıktıyla trene binebiliyorsunuz ama tren garının devasa büyüklüğü korkutuyor bizi. Birde Kiril Alfabesinden bir şey anlamayınca insan ister istemez panik yapıyor.
Daha 4 saate yakın zamanımız olunca trenimizin kalkmasına çevredeki bir alışveriş merkezine sığınıyoruz. Hava yağmur
dolayısıyla epey soğuk. Üzerimizdeki kıyafetler bizi ne soğuktan ne yağmurdan koruyor. Alışveriş merkezinin en üst katı sinema salonu ve çok güzel bir kafesi mevcut. 3 saate yakın zamanı burada geçiriyoruz. Trenimiz saatinden yarım saat önce geliyor, alt kattaki yataklarımıza güzelce yerleşiyoruz. Siz siz olun alt kattan yer almaya bakın. Zaten ilk olarak, altlar tükeniyor. Altı alan kompartımanın sahibi konumunda oluyor. Üsttekiler ise biraz misafir gibi. Ata Erk için ayrı bilet almıyoruz, 8 yaşına kadar ayrı yatak almadığı sürece ücretsiz yolculuk yapabiliyor. Bizim kompartıman 4 kişilik,2 - 6 ve 54 kişilik kompartımanlar da mevcut. Kişi sayısına göre fiyat belirleniyor. Bizim bu 8 saatlik tren yolculuğumuzun maliyeti 150 TL civarı, Kiev-Lviv-Odessa-Kiev üç bilet bize 2 kişi için toplam 1000 TL' ye mal oluyor.
Bizimle beraber yolculuk yapan 2 Ukraynalı kız daha var. Onlar da Avrupa gezisine çıkıyormuş ve daha önce Türkiye'yi de gezmişler ve kısa sürede kaynaşıyoruz ama gece treni olduğu için hemen uyumaya odaklanıyoruz.
29.06.2019 LVIV : 
Tren son durağa doğru hareket ettiğinde görevli bizi uyandırıyor. Yatağınızı toplayıp hazırlanmak için yarım saat kadar zamanımız var. Ukrayna'da bindiğimiz trenler daha öncekilere göre hem daha temiz hem daha yeni ve çoğunda bizim için hayati önem taşıyan prizlerden bol miktarda var.
Lviv'de kalacağımız yer tren istasyonuna 1,5 km olduğu için yürüyoruz. Couchsurfing'ten
bulduğumuz ev sahibimiz de evde yok. Evde başka bir misafir olan Hintli Chirag bizi karşılıyor. Burada Erasmus dolayısıyla bulunuyormuş ve 20 gündür bu evde kalıyormuş. Ev sahibi tatile gitse de misafir hala evde. 2 saat kadar dinlendikten sonra marketten aldıklarımız ile kahvaltı yapıp sokağa çıkıyoruz.
Evimize en yakın St.George's Cathedral'ine yürüyoruz. Burası epey kalabalık birçok turist var bizim gibi. Bu benzeri birçok yapı olduğundan listemizde çok
zaman kaybetmeden Ivan Franko Park'ına geçiyoruz. Burası şehrin tam ortasında yemyeşil bir park. Küçük bir alan değil kesinlikle. Ağaçlarla kaplı bu parkın içinde Ata Erk için de oyuncaklar olunca burada mecbur mola veriyoruz.
 Ukrayna'nın gördüğümüz tüm şehirleri resmen ormanın içine kurulmuş, şehirler yemyeşil.
Ata Erk'i de mutlu ettikten sonra, Potocki Sarayı'na geçiyoruz. Sarayın hemen arka bahçesinde büyük bir etkinliğe denk geliyoruz. insanlar çimlere yatmış kitap okuyor bir yandan içkisini
yudumluyor diğer taraftan, canlı jazz konseri dinliyor. Ortam çok hoşumuza gidiyor, plan yoğun olmasa saatlerce vakit geçirilebilinecek fakat bizim çok zamanımız yok. Bir süre insanları
gözlemleyip ortamı içimize çekip yolumuza devam ediyoruz. İlerleyen saatlerde görüyoruz ki şehrin 4 ayrı noktasında daha konserler var ve çoğu Jazz. Bu küçük şehirde aynı anda 4-5
konser veriliyor olması bizi çok şaşırtıyor.Ünlü Shevchenka Avenue yolundan geçip Bernardine Kilisesin'e gidiyoruz. Kilisenin içi dışından daha çok ilgimizi çekiyor. Kilisenin bahçesinde birçok Türk ile karşılaşıyoruz. Burada Türkler birbiriyle pek iletişime geçmiyor. Burada bol miktarda bulunduklarından sanırım.
Kilisenin hemen karşısındaki binalar gayet güzel. Ukrayna'nın tüm şehirlerinde binalar genelde tarihi ve çok güzel görünüme sahip. Kilisenin karşısında bir de pazar var, dolaşıyoruz ama ilgimizi çok çekmiyor. Pazar çıkışı yine bir büfeden döner yiyoruz. Satıcı Azeri olduğundan epey muhabbet ediyoruz. Ukraynalılar et döner yemiyorlarmış. Birkaç
Türk açmış ama tutmamış. Onun için bol miktarda tavuk dönerci mevcut. Sonra sokaklarda dolanıyoruz. Epey kalabalık hafta sonu olmasının da etkisi sanırım epey yerli Turist var. Yerli

turisttin çok ziyaret ettiği yerler ise İlginç tasarımı olan, konsept mekanlar, biz de bunları keşfe çıkıyoruz. ilk denk geldiğimiz ise House of Legend, burası zamanında şehrin bacalarını temizleyerek geçinen birinin eviymiş. 4 katlı binanın her bir katı farklı dizayn edilmiş bu binaya Şu kapıdaki, baca temizleyicisi, mavili amca tarafından sırayla
alınıyorsunuz. Çünkü merdivenler dar ve ilgi büyük. Sıranız geldiğinde baca temizleyicisinin önündeki düğmelerinden birini tutup dilek diliyorsunuz. Binanın en üst katından çevreyi izlemek çok güzel tüm şehir ayaklarınızın altında. Ayrıca çatıda bir araba ve baca temizleyicisinin heykeli var. Yukarıda resmini de paylaştığım bu heykelin şapkasının içinden para geçirmeye çalışıyorsunuz. Para geçmezse aşağıda dilediğiniz dilek olmayacak demek. Yukarıda 3-5 masa var ve epey kalabalık sıcağın da verdiği yorgunlukla, Ukrayna'nın siyah birasını deniyorum. Epey başarılı hoşuma gidiyor.Fiyatlarda gayet iyi 12 TL 1 bira.
Ayrıca akşamüzeri binanın ön cephesindeki tren hareket edip istasyon değiştiriyormuş ve bazı saatlerde de ejderha ağzından ateş
çıkarıyormuş biz bunları gözlemleyemedik...
Bir süre sokaklara akışına bırakıyoruz kendimizi. Öyle listeyi sıradan takip edilecek bir şehir değil. Her köşebaşında başka bir etkinlik. Aynı sokaktan 15 dakika sonra tekrar geçiyorsunuz başka bir etkinlik başlamış. Bir süre sonra listemizde yer alan 

Soli Deo Honor et Gloria

 çıkıyor karşımıza, bizde ki adıyla Dominikan Katedrali. Hemen çöküveriyoruz baba oğul önüne. O kadar tarihi bina var ki birini
diğerinden ayırmak, diğerini öbüründen daha güzel demek olanaksız. Belki bu şehri başını alıp gezmek lazım ama biz eski alışkanlıklardan vazgeçmeyip geçiyoruz sıradakine Lviv Coffee Manufacture burası kahve temalı bir mekan olması lazım ama gittiğimizde sıradan bir kafe karşımıza çıkıyor. Aradığımız yerin
burası olmadığını düşünüyoruz ve aramaya devam ediyoruz. Sonra şu üstteki resimde görülen yeri rastgele buluyoruz. Giriş katında, 2 kişinin kahveleri çuvallardan çıkarıp durmadan
kavurduğu, ve birçok çeşit kahve ve kahve malzemesinin satıldığı, alt katta ise maden ocağında kaynak ateşiyle pişirilen kahvenin satıldığı, kafanızda baret ile dolaşabildiğiniz
ilginç bir mekan. Sanırım anlatılan ve gitmemiz gereken yer burası. Lviv'de gezmemiz gereken yerleri bulmak için haritayı değil, kalabalığı takip etmemiz daha sağlıklı sonuçlar veriyor.
Kalabalığın olmadığı, gitmeniz gereken yerler listesinde de yer almayan ama bize ilginç gelen mekanları da görünce dayanamıyoruz. Kapısında at üzerinde zırhlı savaş kıyafetiyle
karşılayan mekandan tutun da, kamyon kasasında yiyip içebildiğiniz sayısız, ilginç mekanlar var.Sadece bu mekanlar için bile bu şehre gelinir. Tabi ki hepsinde bir şeyler
denemek istesen günler gerekir. Sonra ki durak İtalyan Avlusu zemin katının restaurant olduğu, 3 katlı bir bina, her bir bölümü için ayrı fiyatlandırma yapılmış.Biz en
düşük parayla ancak bu kısıma kadar gelebiliyoruz. Sonrasında sokaklara geri dönüyoruz. Sıradaki Boim Şapel'i, ismini onu yaptıran aileden almış, 17. yüzyılda yapılmış olmasına rağmen hala dimdik ayakta, ön yüzündeki işlemeler görülmeye değer.
Ratusha Kulesi belediye binasından 300 basamak ile çıkabiliyorsunuz( bizzat
üşenmedik saydık). Genelde bu kuleleri ve şehri yukarıdan gören tepeleri pek sevmem ama burası farklı. Yukarıdan şehri gözlemlemek gerçekten muhteşem, şehrin tam kalbinde olduğundan tüm şehri
buradan görüyorsunuz. Buradan geldik buraya gidelim tarzı rota oluşturup aşağı iniyoruz. Aşağıya inmek biraz güç oluyor, merdivenler dar ve kalabalık dolayısıyla trafik sıkışık. Zorda
olsa aşağı inmeyi başarıyoruz. Biz yukarıdayken sokaklar tekrar renklenmiş, bir süre kalabalığa karışıyoruz. İnsanlar mutlu biz de bu mutluluğa ortak oluyoruz. 
Ermeni Kadetrali'ni
görmemiz gerekiyordu yolumuzdan yine sapmışız. Bu Lviv sokakları yüzünden plana sadık kalmak çok zor. Bizden başkasının pek dikkatini çekmese de,şu bronz heykel sanatını sergileyen ablaya dayanamıyoruz. Sokak sanatçılarına özel bir merakımız var ailecek, gittiğimiz her ülkede mutlaka bozuk ta olsa para
vermeden geçmiyoruz. 
Lviv'de Selçuklu döneminden bölgeye göç etmiş, bin yılı aşkın süredir bu topraklar da yaşayan ciddi bir Ermeni nüfusu var. Bu nedenle hala aktif tarihi Ermeni Kilisesi mevcut, UNESCO dünya mirası listesinde olan kilisenin içi görülmeye değer.
Akşam üzeri olunca biz de biraz yorulmaya başlıyoruz.
Gezmeye ara verip Ata Erk'i yine Lviv'in gözde mekanlarından el yapımı çikolata dükkanına götürmeye karar veriyoruz. Burası da yine katlı büyük bir bina, alt kat aklınıza gelebilecek her şeklin olduğu çikolatalarla dolu, her bütçeye göre çikolatalar mevcut, çok pahalı olanlar da var..
Başka bir katta ücret
karşılığı küçük çocuklara çikolata yapmayı öğreten atölyeler kurmuşlar. Terasta da kafesi mevcut. Bizde bu mekanın çikolatalarını tatmadan edemiyoruz. Gerçekten tatmaya değer fiyat olarak da gayet uygun. O kadar sevmemize rağmen tabaklarımızı bitiremiyoruz. Lviv'de bu mekanlar bizim memlekette gördüğümüz 50m2 dükkanlar gibi değil her biri mini iş hanı büyüklüğünde ve ille de bir şeyler almak veya yemek içmek

zorunda da değilsiniz. Sadece gezip dolaşıp resimlendirip çıkabilirsiniz. Öyle gözünüze bakan garsonlar da yok...

Gün batmak üzereyken varıyoruz Opera binasına. Her yol operaya çıkıyor demişlerdi, bizim yolumuz ancak çıkabildi. Ata Erk yorgunluktan uyuyakalıyor bir süre sonra. Biz de günü burada sonlandırıyoruz. Ev sahibimizin de evde bizi beklediğini duyunca kucaklayıp oğlumuzu evin yolunu tutuyoruz.

30.06.2019 LVIV : Sabah erken kalkıyoruz,
aşağıdaki marketten kahvaltılık bir şeyler alıp kahvaltımızı yapıp sokağa atlıyoruz. Bugün hedef Lychakiv Mezarlığı 4 km'lik bu yolu yine yürüyoruz. Aslında hep bayan şoförlerin kullandığı
tramvay ve troleybüslere binmek aklımıza gelmiyor değil ama biz yürümeyi seçiyoruz. Şehir merkezinden mezarlığa tramvay hattı var ücret 10 grivna civarı ama biz yürüdüğümüz için mezarlığa varmamız 1 saatten fazla zaman alıyor. Yolda birkaç kez dinlenmek zorunda kalıyoruz. Yolumuz uzun olmasına rağmen gayet
zevkli, bir çok komşu ülkeden gelmiş araçlar görüyoruz mezarlık girişinde sanki komşu Polonya'dan mezar ziyaretine gelmişler. Mezarlık girişinin 40 grivna olduğu söylenmişti bizden
para isteyen olmadı. Hemen mezarlığa dalıyoruz bizdeki gibi mezarlık ziyareti için gelen de var bizim gibi turist olan da, epey kalabalık. Yarım günü burada geçirmemek elde değil, resmen
şaheser yaratmışlar. Mezarların çoğu ünlü kişilere ait, 16 yüzyıldan kalma mezarlar var ve hepsi bir birinden güzel. Avrupa'nın en eski mezarlıklarındanmış. Çoğu dini figürler içerse de çağdaş, kişinin mesleğini veya kişiliğini anlatan figürler de mevcut. 40 hektarlık alan içinde ki mezarlık açık hava müzesi
tadında geziyorsunuz. 5 binden fazla mezar 500 den fazla heykel, 2 bin türbe, 24 de şapel bulunuyor. İlk girişte çok ilginç gelen mezarlara bir süre sonra alışıyoruz çok sıradan gelmeye başlıyor ve buradan
ayrılma zamanımızın geldiği anlıyoruz.
Mezarlıktan ayrılıp yaklaşık 2 km uzaklıkta ki Museum of Folk Architecture and Lebensunterhalt a yürüyoruz. Burası geleneksel Ukrayna köy hayatının sergilendiği açık hava müzesi. Ahşaptan yapılmış bir çok ev Kilise içlerini de ziyaret
edebildiğiniz, 3-4 saatinizi sıkılmadan geçirebildiğiniz bir yer. 
Ahşaptan yapılmış bu evlerin her birine teker teker giriyoruz. Bir çoğunda, yerel
kıyafetler giymiş yaşlı Ukraynalı teyzeler var. Biri çok sıcakkanlı olunca, hemen yanına ilişiveriyoruz. Evlerin içi de eski araç gereçlerle doldurulmuş. Evlerin bahçesi de yine o
dönemin ruhuna uygun olarak dizayn edilmiş. Köyün kilisesini gezerken vaftiz törenine denk geliyoruz. Bir süre onu seyrediyoruz. ilgimizi çeken başka bir yer ise içinde birçok hayvanı
barındıran çiftlik evleri burası da Ata Erk'i geziye bağlayan noktalardan bir başkası. Sabahtan beri 10 km den fazla yürüdü ve daha yolun başındayız.
Kulağımız bir müziğe takılıyor, Yaşlı bir
amcanın çaldığı hüzünlü parçayı dinliyoruz. Ukrayna halk çalgısı olduğunu öğrendiğimiz ve antik çağlardan kalma bir alet çalıyor. Bizim para birimimiz ile bir ilgisi var mı onu bilemiyorum
ama bu çalgının adı Lira'mış. Biz buraya uzun bir yoldan gelmemize rağmen tüm parkı sıkılmadan yürüyoruz. Zaten kısa kesip dönebileceğiniz ara yollarda yok. Karnımız acıkınca aparatif yiyecekler
satan 2 yan yana dükkan var onlardan biz baba oğul et yiyoruz, annemiz kabuğuyla kızartılan patateslerden alıyor. Salata ve içecekler toplam 30 TL gibi bir ücrete karnımızı doyuruyoruz. Ama bira satılmıyor, Ukrayna da alkol satılmayan ender yerlerden sanırım. Yolda gördüğümüz gölü kuğuları ve değirmeni atlamışız onları da hatırlatalım. Bazı evlerin bahçesinde gördüğümüz eski dönemde kullanılan, devasa tarım makineleri şaşırtıyor beni. Adamlar motorun icadından önce bizim atla eşekle
yaptığımız, döver biçer işini, ilkel de olsa makineler ile yapmışlar. 
Navigasyonu Mountain High Castle'e ayarlayınca bizi hemen çıkış kapısından, sağa yönlendiriyor, burası yemyeşil ormanın içinden gidilen bir yol. Az da olsa İnsanların yürüyüş yaptığı sakin ama muhteşem bir güzergah. Yolu o kadar seviyoruz ki, bir süre
sonra bizi tam ormanın kalbine getirip bırakınca üzülüyoruz. Karşımıza 3 patika çıkınca ilk nereye gideceğimizi bilemiyoruz. Doğru yolun, sağda ki aşağıya giden olduğunu anlamamız
biraz zaman alıyor. Navigasyon bize bazen böyle süprizler yapıp harika yerlere getiriyor. Aşağısı daha da güzelmiş. Yayılan Atlar ve ot toplayan bir Ukraynalı dışında, klasik birasını yudumlayan adamlar görüyoruz burada çimlere uzanıp uyumak istiyoruz fakat yetişmek zorunda olmanın verdiği bir mecburiyetle patikadan
devam ediyoruz. Bir süre sonra Orman dairesi olduğunu düşündüğümüz şu yukarıda gördüğümüz yapılara denk geliyoruz. Kuru ağacı keserek yaptıklarını umduğumuz bu süslemeler gayet güzel. Burayı geçinde şu yandaki tırmanış yolu karşımıza çıkınca vuruyoruz kendimizi tepeye, yolda epey kalabalık olunca yanlış yol olabileceğini düşünmüyoruz. Gitmek istediğimiz tepenin tam karşısında başka bir
tepeymiş, Yukarıda üstsüz güneşlenenleri rahatsız etmeden iniyoruz aşağı, TV antenini takip edip gitmek istediğimiz tepeyi buluyoruz. O kadar kalabalık ki tepeye ulaşmak sandığımızdan da zor oluyor. Şehrin en yüksek noktası olan bu tepe üzerinde eskiden bir Kale mevcutmuş şuan az da olsa kalıntılar var. Zaman zaman bu kalıntıları ağaçlar sarmış üstte görüldüğü gibi. Tepe nin üzeri insan kaynıyor. Şarap elinde güneşin batışını bekleyenler var. Ama bence çıkmaya değecek bir özelliği yok. Biz burası eksik kalmasın diyerekten çıkmıştık.
Ama çok zaman kaybetmeden aşağı iniyoruz. Tam ağaçlık alanda kakası geliyor bizim oğlanın, doğanın tam ortasına yapıyoruz bir mecbur. Aşağı mahalle de bizi bekleyen Kayıp Oyuncak Müzesi mahalle arasında apartmanlar ortasında eski oyuncakların yerleştirildiği bir alan. Muhtemelen mahallede birinin işi gücü yok toplamış tüm bu oyuncakları dizmiş bir güzel.
Ata Erk'i geziye bağlayan başka bir mekan da burası oluyor. 
Daha sonra ünlü Komsept mekanlardan bir diğeri olan Gas Lamp'a gidiyoruz. Burası da 4 katlı her bir katı müze tatında süslenmiş 500 ün üzerinde değişik Gaz Lambasının olduğu bir mekan. En üst katında bir restaurantı var ve
merdivenlere trafik ışıkları konulmuş. Aşağı katlarda ise barlar var ve mekanın ünü Liköründen geliyor ve Likörler Deney tüplerinde servis ediliyor. Çok likörden anlamam ama birkaç tüp deniyorum.
Aslında ücretsiz olduğunu düşünerek deniyorum ama parayı verince olayı anlıyoruz. Mekan epey ilginç ve fiyatları da gayet iyi, üst kata çıkıp yemeği de burada yemeye karar veriyoruz. Bizimkiler Ukrayna'nın ünlü Borş çorbasını deniyor bende Tavuklu sebzeli bir şeyler yiyorum, tabi ki yanında siyah birayı da eksik
etmiyorum. Mekan bu kadar ünlü olunca insan tabi lezzet kötü fiyatlar kazık olur diye düşünüyor ama öyle değil hem ucuz hem gayet lezzetli. Kahvenin yanında verilen terazide şekerlerde Ata Erk'in ilgisini çekiyor. Hesabı mutlaka masaya isteyin demişler ama biz o övgüyle bahsedilen süprizi göremedik.
Burayı da listemizden silip Lviv'de son durağımız olan Bear Theatre yani Bira tiyotrosuna gidiyoruz. Alt katta üzerinde siyasi figürlerin de yer aldığı kendi üretip sattığı biraların olduğu satış mağazası bulunuyor. Üst katlar ise isiminde olduğu gibi Tiyatro şeklinde tüm katlardan diğer katları
görebildiğiniz müthiş bir canlı müziğin yapıldığı harika bir mekan. İçeride belki yüze yakın personel olmasına rağmen kalabalık dolayısıyla siparişler epey geç gelebiliyor ama beklemeye değer. Fiyatlar gayet uygun 2 siyah bira da burada içip bir süre müziğin tadını çıkarıyoruz.
Burası o kadar hoşumuza gitmiş olacak ki, dönüş yolunu resmen uçarak geçiyoruz. Eve geldiğimizde hızlıca duş alıp, çıkmak zorunda kalıyoruz. Lviv tren istasyonu, şansımızdan evimize yakın yoksa treni kaçırmak elde değil. Lviv - Odessa Trenimiz Saat gece 10da ve yaklaşık 11 saat sürecek. Bu kez kompartıman da bizim haricimiz tek bir kişi var diğer yatak boş. Alıştık artık tren yolculuğuna yataklarımızı yapıp hemen uykuya dalıyoruz.
01.07.2019 ODESSA

Sabah 9 gibi varıyor trenimiz Odessa'ya. İner inmez yeni ev sahiplerimiz bizi kapıda karşılıyor. Tren biletlerimizi göndermiştik akşamdan vagonumuzu dahi bulup karşıladılar. 2 genç çift, çok şekerler ama malesef Ata Erk'e bir arkadaş yapmamışlar. Evimiz yakın ama dolmuşa binebiliriz diyorlar, tabi ki kabul etmiyoruz yürüyoruz. Evleri taa tren istasyonundan gözüküyor katlı lüks bir site, turuncu renkli yıllar sonra gelsen bulabileceğin cinsten. Ama bulsan da giremiyebileceğin bir site kapıda birçok güvenlik noktası var. Birini geçsen diğerine
takılırsın. Evleri gayet modern ama yeni taşınmışlar eşyaları az. Bize bir kanepe yeter demiştik bize verdikleri odada sadece kanepe var zaten. Güzel bir kahvaltı hazırlıyorlar hep birlikte afiyetle yiyoruz. Hemen bulaşığa atılıyorum kabul görmüyor, onlar yıkanıp kahve faslı sonrası evden ayrılıyoruz.
Tren istasyonuna geri dönüyoruz buradan listemizde ki, yerel bir pazara gidiyoruz. Pazarda çok değişik bir şeyler bulamayınca hemen orada ki, güzel bir kahveciden Türk kahvesi içiyoruz. Mekanın dekarasyonu çok güzel olunca hemen kazık yiyeceğiz endişesi taşıyoruz yine ama
düşündüğümüz olmuyor. Sonra sokaklarda yürüyoruz. Lviv'de gördüğümüz kadar tarihi bina hem göremiyoruz, hem gördüklerimiz de epey yıpranmış. Ama Lviv de gördüğümüz gibi yemyeşil parklar ve
devasa heykellerden burada da bol bol var. Ata Erk'in heykellere eziyet etmesine karışan bir bekçi vs de yok. 
Parkları geçince bize en yakın nokta Transfiguration Cathedral yani
başkalaşım kadetraline yöneliyoruz. Dışından yeni bir bina gibi gözükse de temelleri,1794 yılında atılmış, Ukrayna'nın en önemli ve en eski Ortodoks
kilisesiymiş. İçi de dışı gibi sade ve şık. Bir süre sokaklarda gezindikten sonra Odessa'nın kalbi diyeceğimiz merkeze yani Deeibasovsky caddesine geliyoruz.
Burasını İstiklal, Beyoğlu gibi trafiğe kapalı birçok restaurant, kafe, alışveriş merkezinin olduğu, ortasında ise yeşil alanların olduğu geniş bir
alan. Caddenin hemen girişinde Türk restaurantı görüyoruz. Aslında yurt dışında hiç Türk mekanlarından alışveriş yapmayız. Bir çok kez
ilgisiz, size yukarıdan bakan ve kaba mekan sahipleri ile karşılaştığımızdan kendimize bir söz vermiştik ama nedense buraya oturuveriyoruz. Ukrayna'da birçok
Türk mekanda olduğu gibi burada da patronun eşi Ukraynalı, elemanlar biraz sıcaklık gösterse de patronlar bizi şaşırtmıyor, fiyatlar idare eder ama çok da lezzetli değil yediklerimiz. Uzun süre yurtdışında yaşayanlar için mantıklı olabilir, yemeklerle özlem giderirler diye düşünerek, ama biz zaten kısa süreli gezi yapıp gittiğimiz ülkeyi keşfetme derdindeyiz neden Türk restaurantına oturursun ki :)
Sonrasında hemen restaurantın karşısında ki, tarihi pasajı geziyoruz. Öğle saati
olduğundan dükkanlar boş ama üstü camla kapalı bu pasaj görülmeye değer.
Sonra epey yürüyoruz, Çağdaş sanatlar Müzesine gelmek için, kanalizasyon çalışması nedeniyle yollar dere yatağı
gibi kazmışlar, tehlikeli de olsa tozlu yollardan geçip müzeye ulaşıyoruz. Müze bahçesinde minik ressamları izliyoruz biraz, ders alıyorlar, resim çekmemize izin gelmeyince müzeye dalıyoruz. Ukrayna'da müze çalışanları dikkatimi çekiyor nedense hepsi çok yaşlı, en genci 70 in üzerinde, nedenini sormak aklıma gelmiyor.
Müzede resimler gerçekten dikkat çekici benim gibi sanattan anlamayan birisinin bile dikkatini çekiyor. Eski küçük, bir yapı içinde olsa da eserler görülmeye değer.
 Müze sonrası deniz kenarından yürüyüp kordon boyu yapıyoruz. Uzun bir yürüyüş sonrası Potemkin Merdivenlerine ulaşıyoruz. Arkamızda ki liman ve merdivenlerin çok ta bir özelliği yok
aslında ama ünlü bir filmde okullarda ders olarak okutulan bir sahneye konu olunca burası bir anda ünleniyor. Tabi ki filme konu olan sahnede gerçek bir hikaye olunca, burayı daha da ünlü yapıyor. Merdivenlerin hemen karşısında Duke de Richelieu heykeli ve arkasında şu güzel sarı binalar var. Buranın hemen aşağısında
merdivenlerden inince İstanbul belediyesinin yaptığı İstanbul Park başka bir görülmesi gerekenler listesinde, biz yukarıdan bakarak yetiniyoruz. 
Sonra yürüyerek Opera
ve Bale binasına geliyoruz. Orada ki, çimlere atıyoruz kendimizi, bir süre yeşilleniyoruz. Çevresi epey haraketli, Ata Erk de orada ki süs havuzlarından çimlere şu taşıyarak eğleniyor. Bronz heykel sanatı yapan kızlarla uğraşıyor bir süre, sonra müzik yapan bir guruba takılıyor. Yorgunluğumuzu
burada atıp Spaso-Preobrazhensky Katedrali ni görüyoruz tekrar. Şehir bahçesi yorgunluk atılacak başka bir mekan ama biz daha yeni dinlendik deyip, şöyle bir turlayıp, Derybasivska Caddesine ilerliyoruz. Bugünün Pazartesi olduğunu atlayıp Puşkin Müzesini almışız listemize, Puşkin de eksik kalıversin deyip son durağımız Privoz Market'e yürüyoruz. Burası epey uzakmış, çok ta görülecek bir şey yok, kapalı bir pazar. Kadın satıcılar denememiz için pastırmalar
kurumuş balıklar ikram ediyorlar ama bir şey almadan çıkıyoruz. Akşam oluyor acıkıyoruz. Ev sahiplerimiz bize bir mekan önermişlerdi akşam yemeği için oranın yolunu tutuyoruz. Mekan değişik bir yer, bir çok tezgah ve birçok müşteri var açık büfe tarzı ama hem yiyebileceğimiz bir şeyler bulmakta zorlanıyoruz hem de fiyatları denildiği kadar ucuz gelmiyor. 
Bize de evin yolunu tutmak kalıyor ev sahiplerimizin bize verdiği siparişlerin yanına marketten, mantı alıyoruz, birde 2,5 Lt bira alıyorum, afiyetle yiyoruz. Hem ucuza geliyor hem de evde samimiyet artıyor.

02.07.2019 ODESSA

Sabah kahvaltımız yine hazır. Ev sahibimiz sağ olsun. Odessa'daki, 2. Günümüzü Deniz Kum Plaj olarak belirlemiştik. Kahvaltı da bunu dillendirince, Svyatoslav yürüyüşe çıkacağını bize bir süre eşlik edebileceğini söylüyor.
Eve en yakın plaja yürüyoruz, burası bir halk plajı, köpek plajı olarak adlandırmışlar. Çoğu Ukraynalı buraya köpeğiyle geldiği için. Deniz epey soğuk ama plaj olarak fena değil. Soğukta olsa girmeden yapamıyoruz. Birkaç saat burada zaman geçirip güneşleniyoruz. Her hangi bir işletme vs yok zaten küçük bir yer ama bol bol seyyar satıcı mevcut. Güneş yakıcı ama denizin serinliği ile dengeyi sağlıyoruz.
Öğleye doğru ev sahiplerimize yemek ısmarlamaya karar veriyoruz. Svyatoslav ile yakınlarda ki bir restauranta gidip eşi Anna'yı buraya çağırıyoruz. Lüks güzel bir mekanda 150tl çivarı para ödüyoruz ama malesef doymuyoruz.Zaten amaç dışarıda çok yemek yemeyen ev sahiplerimize jest yapmaktı, onlar mutlu etmeyi başarınca, yollarımızı ayırıp başka plajları keşfe çıkıyoruz. 
Odessa'nın en ünlü Plajı olan Arcadia Plajına gitmeye karar veriyoruz. Yürüyerek gitmek çok zaman alacak ama biz zaten bu günü plaj keşfi için ayırdık. Yolumuz üzerinde bir çok ilginç fabrika görüyoruz. Çoğu terkedilmiş veya Ünlü markaların mülkiyetine girmiş, bu fabrikalar devasa arazilere ve yüksek duvarlara, kimisi de bunun gibi ilginç mimariye
sahip.Bazısının dalıyoruz bahçesine karışan olmuyor bekçiler karışmadıkça daha da yüzleniyoruz...

Arcadia plajına ve diğer plajları birbirine bağlayan bisiklet yolu var, aslında gayet güzel, fakat yaya gitmek biraz tehlikeli olabilir ve çok bisiklet trafiği var. Biz bir süre bu yoldan ayrılıp iç taraftan yürümeyi tercih ediyoruz hem yolu kısaltıyoruz hemde güvenliği artırıyoruz. 2 saatten fazla yürüdükten sonra plaj girişinde dondurma molası veriyoruz. Lüks oteller var ve burada gittiğimiz diğer plaja göre daha zenginler var.Yolda gördüğümüz araçların fiyatları hemen arttı çünkü. 
Tam denizi yukarıdan görmüştük ki Ata Erk'in kakası geliyor. Zaman ayarlaması süper, Girişte Wc var, kapıda görevli bekliyor ama ücretsiz. Denize inmek için yürüdüğümüzde birçok bar, kafe, restaurant karşılıyor bizi,
birçok Türk işletme de var. Fiyatları buranın ününe göre, abartılı gelmiyor bize.
Denize indiğimizde ise hayal kırıklığı yaşıyoruz. Deniz yemyeşil ve çok pis girmemek için dirensek de Ata Erk'e karşı galip gelmek
biraz zor. Ama sahil güneşlenmek için ideal, insanlar denize girmek yerine güneşlenmeyi seçmişler zaten, Beach Club'lardan gelen müzik sesleri ortamı ister istemez hareketli hale getiriyor, zaten çok kalabalık ve insanlar coşmaya hevesli. Komşu ülkelerden gelmiş epey yabancı turistte var ama denize girmek için yanlış adres.
Plaj denize girmek için çok elverişli olmayınca hemen üst tarafta ki caddeye gidiyoruz. Burada her türlü işletme var. Biz Bir Gürcü Restaurantına oturuyoruz. Üstüme tişört giymem için uyarılıyorum, restaurantta üstsüz durmak yasakmış. Komik geliyor plajdaki bu uygulama ama mecbur uyuyoruz. Karnımızı doyurunca biraz daha dolaşıyoruz. Geceleri daha hareketli sanırım buralar ama bizim çok zamanımız yok. Bir tur atıp evimizin yolunu tutuyoruz. Bir Türk restaurantında kahve-baklava molası veriyoruz. Kapıdaki garson kızın şekerliği aldatıyor bizi, içerisi bildik Türk restaurantlarından, bir çok mafyavari vatandaşımız var içeride. Kahvelerimizi içip kaçıyoruz. Abiler çok suratsız. 
Plajlarda kalmamız gerektiğinden biraz fazla zaman geçirince dönüş yolunu hızlı geçiyoruz.
Evimizden eşyalarımızı alıp, ev sahibimizle vedalaşıp tren garının yolunu tutuyoruz. 
Trenimiz yine tam saatinde gelmiş, bu kez o bizi bekliyor. Tren garının içinde ki marketten gece için yiyecek, içecek takviyesi yapıp, odamıza çekiliyoruz. Bu kez bize 2
Ukraynalı kadın eşlik ediyor. Birisi çok
suratsız bizimle hiç bir diyalog kurmuyor diğeri ise az da olsa iletişimi deniyor. 
Gece bizimkileri uykuda yakalamışken resim çekeyim diyorum ama bizim ablalardan birisi beni azarlıyor, Çocuklar uyurken resim çekilmezmiş. Nedenini anlamak zor. 

03.07.2019 KİEV

Sabah erken saatlerde trenimiz Kiev Pasazhyrsky İstasyonuna ulaşıyor. Trenden iner inmez tam konuştuğumuz gibi ev sahibimiz Natalie bizi bekliyor. Evi istasyona yakın olmasına rağmen arabayla gelmiş. Ev halkı da bizi bekliyorlar çoktan kalkmışlar. Eşi Serge ve oğulları Max birkaç ay önce dönmüşler. Dünya gezisi ve sonrasında bir süre Çin'de yaşamışlar. Uzun süre Kiev'den uzak kalmışlar. Evleri alışılmışın çok ötesinde. 2 odadan oluşmasına rağmen, öyle güzel dekore edilmiş ki, isteyebileceğiniz tüm olanaklara sahip. Oğullarının odasını bize tahsis ediyorlar. Max'ın odası da evin diğer bölümünden farklı değil. Kahvaltının ardından
arabayla Serge bizi şehir merkezine bırakıyor. Natalie ve Max bizi şehri gezdiriyor. Yemyeşil parklara dalıyoruz ilk, Ata Erk ve Max burada ki oyun parklarında iyice kaynaşıyorlar. O kadar güzel parklar yapmışlar ki çocukları buradan koparmak zor oluyor. Max'da Kiev'e geldi geleli ilk kez bizim sayemizde dışarı
çıkıyormuş, özgürlüğünü kazanmanın verdiği mutlulukla onu zapt etmek epey zor oluyor.
Bir süre sonra mecbur koparıyoruz bizim çocukları ve Opera binasında alıyoruz soluğu, artık alıştım mı bu görkemli opera binalarına yoksa diğerleri daha mı
görkemliydi bilemiyorum. 
Burada bir Opera izlemek için şartları zorluyoruz ama Ata Erk ile nasıl olur emin olamıyoruz. Saatlerini her ihtimale karşı alıyoruz. Opera binasının içini kapalı olunca göremeyip, Altın Kapı'ya geçiyoruz. Burası zamanında şehrin giriş kapısıymış. Surlar yıkılınca kapı ortada kalmış. İçinde müze varmış ama ev sahibimiz girmeye değer birşey olmadığı yönünde bizi uyarınca girmekten
vazgeçiyoruz. Sonrasında şu yanda gördüğünüz, Azize Sofya Katedrali'ne yürüyoruz. Buraya girişte görevli eğer çan kulesine çıkmak istersek bizi küçük bir rüşvet karşılığı yukarı çıkarabileceğini söyleyince şaşırıyoruz. Ama kabul etmiyoruz. Bahçeden içeri girince bizi daha güzel bir mimari karşılıyor. Parlak altın sarısı renkli kubbeleriyle Ketedralin 1000 yıllık olduğuna
inanmak güç. UNESCO dünya misarı listesine de girmiş bu ketedral çok geniş mozaik koleksiyonuna sahip.
Katedral bahçesinde çiçeklendirme çalışmaları yapılıyor ve toprak dikkatimizi çekiyor. Simsiyah, kömür renginde hiç toprak görmemiştik. Araştırınca öğreniyoruz ki, dünyanın en verimli toprağıymış ve %30 u
Ukrayna sınırları içindeymiş.
Naziler bu verimli toprakları trenlerle ülkelerine taşımışlar ama taşıma su ile değirmen ne kadar dönmüş bilinmez. 
Aziz Andereas Kilisesi'ni tüm görkemiyle karşıdan görüntülüyoruz. Yukarı
çıkmaya gerek duymuyoruz. Karşıdan daha net ve tamamı gözüküyor. Yakından görüntülenmiş fotoğraflarını daha sonra görünce keşke çeksek de artık çok geç. Kilise Andryivski yokuşunun tam tepesinde olunca bize de kendimizi yokuştan aşağı salmak düşüyor. Burada bir çok Turistik hediyelik eşya satan tezgahlar kurulmuş. Biz de göz zevkimizi de alarak aşağıya
iniyoruz. Ahşap işçiliklere takılmadan yapamıyoruz epey ilgimizi çekiyor. 
Ayfer'i bu hediyelik eşya ve takılardan uzaklaştırmak kolay olmuyor ama artık epey açıktık. Rehberlerimiz eşliğinde Kontraktova
Meydanı'na yürüyoruz. Burada ülkenin birçok yerinde şubesi bulunan Puzata Hata restaurantlarının en büyüğüne gidiyoruz. Çok katlı olan bu mekan öğle saati olması ve fiyatlarının da çok cazip olması dolayısıyla tıklım tıklım dolu.
Self servis olduğundan, garson bekleme derdi de yok. Geç gelen yemeklerden şikayet edenler için çok ideal. Fiyatların çok cazip olması Ev sahiplerimize rahatlıkla yemek ısmarlayabiliyoruz. Onlar bizim sürekli hesap ödememize pek anlam veremeseler de biz gayet mutluyuz. Harika yemekler sonrası üst katta ki kahve bölümüne
çıkıyoruz, kahve dondurma yapıp gezmeye kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Yediklerimizi eritmek umuduyla gezimizi yürüyerek devam ediyoruz. Sırada ki Çernobil Müzesini bulmakta zorlanıyoruz. Beklediğimizden küçük
çıkınca hayal kırıklığı yaşıyoruz. İçerisi epey karanlık 24 grivna giriş için fotoğraf çekmek için ise extra ücret ödüyoruz. Karanlık dolayısıyla çok fotoğraf çekemiyoruz. Facia da ölenlerin resimleri ve eşyaları ağırlıklı olarak sergilenenlerden. Facia sonrası radyasyondan etkilenen yerleri bilgisayar similasyonu ile göstermişler, Ülkemizin Karadeniz bölgesi değil de rüzgar dolayısıyla Marmara bölgesinin etkilenmesi ve Ukrayna'nın komşularından daha az radyasyona maruz
kalması, bizi çok şaşırtıyor. Biz de bu şaşkınlığımızı hatıra defterine dile getirmeden geçemiyoruz.
Facia görüntüleriyle daralınca içimizi açmak için Dinyeper nehri kenarına
iniyoruz. Nehir trafiğini gözetliyoruz. Karşı kıyıda güneşlenenleri dikizliyoruz. Nehir kenarı plaj haline getirilmiş, Güneşlenenler, nehirde su sporları yapanlar hatta
yüzenler. Bu resmi başka yerde görsem nehir kenarı olduğuna asla inanmam. Daha birkaç gün önce yağmurlu bir günde üşüdüğümüz Kiev, bugün bizi sımsıcak yüzüyle karşılıyor.
Havanın da ısınmasıyla Volodymyrska Tepesi 'ni Füniküler ile çıkmaya karar veriyoruz. . Bizim Taksim Kabataş hattında
çalışan Finiküler hattından 25 yıl sonra, 1905 yılında hizmete girmiş hat hala hizmet vermekte.

Yukarıdan nehrin güzelliği daha da bir artıyor, şehri bilen
biriyle gezmenin avantajlarını sonuna kadar kullanıyoruz. İçinden geçtiğimiz yemyeşil parkları artık hatırlatma gereği bile duymuyorum. Epey parklardan yürüdükten
sonra yeni yapıldığını öğrendiğimiz, hatta ev sahibimizin dahi bittikten sonra görme fırsatı olmadığı bu seyir köprüsüne geliyoruz. Ters taraftan resim
çekildiğimiz için malesef güzelliler görülememiş olsa da biz hafızalarımıza kazıyoruz.
Özgürlük meydanına geldiğimizden mi nedir, Max annesine hastalandığını ve eve gitmek istediğini söylüyor ve bizde zaten gezmemiz gereken çok fazla yer kalmadığından onları özgür bırakıyoruz.
Onlar gidince sokaklarda
özgürce ve hızlıca dolaşmaya başlıyoruz. Şehrin ara sokaklarına dalıyoruz. Bir ara Ata Erk inat edince, ana oğlan dalışıyorlar ve Ata Erk altına yapıyor,
bir süre sonra ortam yatışınca kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yan resimde görülen Chimaeras veya Horodecki Evi, Ukrayna Devlet başkanının resmi ve diplomatik törenlerde
kullandığı konutmuş. Çatısında ki kurbağa heykelleriyle çok ürkütücü. Ata Erk ve biz, burayı cadı evi olarak adlandırıyoruz. Korku filmi çekmek için gayet uygun. Bizde olsa bu konut ucube olarak adlandırılıp hemen yıkılırdı sanırım. Konut ve çevresinde ki binalar, Devlet Başkanlığına ait

olmasına rağmen kontrol yapılmaksızın girip geziyoruz. Sonrasında çıkıp gidiyoruz.

Artık son durağımız Besarabsky Market'e doğru yürüyoruz. Epey uzakmış. Sabahın ilk
saatlerinden beri yürüdüğümüz için epey yorulmuşuz. Pazarda satılanların sıradanlığından mı yoksa yorgunluktan mı bilinmez, pazarcı kadınların (hepsi kadın) ikramlarına
rağmen çok kalmayıp, evimizin yolunu tutuyoruz. Eve vardığımızda akşam olmak üzere ve gündüz yakan güneş kaybolunca, birden hava soğuyuveriyor. Ama bu soğuk hava balkona çıkmaya engel değil. Battaniye yardımıyla ev halkıyla bizimkiler balkon keyfi yapıyor. Max ve Ata Erk'in de kaynaşmasıyla birden
kalabalık bir aile oluveriyoruz. Akşam yemeğinde ev sahibimizin bizim için yaptığı Borş çorbasını deniyoruz. Pancar ve Lahananın sevdiğim tek yemeği herhalde borş olarak kayıtlara geçiyor.

04.07.2019 KİEV

Kahvaltının ardından, Max ve Natalie bizi arabalarına atıp gezdirmeye çıkıyorlar. Bugün ilk 2.Dünya Savaşı Ukrayna Tarih Müzesine gidiyoruz. Burası bize en uzak nokta. Araba ile
yaklaşık 10 km gidiyoruz. Arabayı girişte park ettikten sonra 1 km den fazla içeride yürüyoruz giriş ücretsiz fakat içeride ücretli bölümler var. Bunlardan birisi Şu yanda görülen eski
savaş helikopteri. Bizimkilere ne kadar anlatsak ta savaşın kötülüklerini, helikopter görünce içine girmek istiyorlar, tipik erkek çocuk, kırmayıp bilet alıp sokuyoruz içine, tüm
düğmelerini açıp kapatmalarına bir şey demeyen müze görevlisi, tankın üstüne çıkmamıza kızıyor. ''Parasını vermeden olmaz'' demek istiyor
sanırım.

 Ev sahibimizin bagajında ki, Scooter ve bisiklet epey işimize yarıyor. Çocuklar için eğlenceli bir geziye dönüşüyor. Resimde Ata Erk'in arkasında görülen Anıtın altı kapalı müze, ben orayı gezerken onlar dışarıda eğleniyorlar. Alan çok geniş olmasına rağmen epey
kalabalık. Türk bir gurup ta var. Müzenin kapalı alanı çok fazla ilgimi çekmiyor kurşunlanmış bir araba ve sepetli motor dışında benim dikkatimi çeken çok fazla parça yok. Kısa bir turun ardından
dışarı çıkıyorum. Yolda birçok Savaş uçağı, tank, top vb ekipmanlarını görerek ayrılıyoruz. Bu gün en çok görmeyi merak ettiğimiz mekan olan Kiev Pechersk Manastırı yada bilindik adıyla Mağaralar manastırına geçiyoruz. Manastır karşıdan görünüyordu zaten bir birilerine çok yakın. Ama
tüm yapıları teker teker görmek için en az yarım gün ayırmak şart. 1051 yılında kurulmuş ve Doğu Avrupa Ortadoks'ların merkezi durumunda. İsmini aldığı mağaraları gezmek için bir çok dini mekanda olduğu gibi kadınlar örtünmek zorunda. Ana kapıda parayla Eşarp vb kıyafet satın almanıza veya kiralamanıza gerek yok
burada ücretsiz veriyorlar. Sadece Mağaralara girerken mum alıyorsunuz ve bunun için küçük bir ücret ödüyorsunuz. Mağaralarda mumyalanmış Azizleri ve Rahipleri cam
tabutlar içinde görüyorsunuz. Bazı kişilerin bu mumyalar başında dualar okuduğunu hatta bir kişinin ağladığına tanık oluyorum. Burası bir çok kilisenin ve manastırların olduğu geniş bir kompleks. Altın Kubbelerinin UNESCO dünya mirası listesinde olduğunu da hatırlatmak gerek.


Bir çok bizim gibi turist olduğu gibi dini dini görevlerini yerine getirmeye çalışanlarda var. Bu durum bazen hoş olmayabilir. Fotoğraf çekerken daha saygılı olmak lazım.
Öğlen saatleri gelince
acıkan karnımızı nasıl doyuralım sorusunun cevabını ev sahibimiz veriyor. Manastır içinde çok ucuz yemekhane tarzı bir yer olduğunu ve burada yiyebileceğimizi söylüyor. Hemen kabul ediyoruz. Mekan bodrum katında çok köhne bir yer. Birkaç çeşit yemek ve tatlıyı tabldot şeklinde aldığınız çok ucuz bir yer. Natalie ilk pişman oluyor,
yemekler ona çok cazip gelmiyor, biz yemekleri alıp yemeye başlayınca ikna oluyor. Yemek sonrası bizim afacanlar birlik olup ortadan kayboluyor. 3 ebebeyn panik oluyoruz. Neyse Çıkıyorlar
saklanmışlar bizden. Kiev de neredeyse tüm gezilecek yerler nehir kenarına yapılmış. Biz de karnımızı doyurunca yine nehre çıkıyoruz. Nehir kenarında arkamızdaki 
Holodomor(Golodomor) kurbanları anıtını görüyoruz. 1932-33 yıllarında, kıtlık nedeniyle Sovyetler Birliği’nde özellikle bugünkü Ukrayna’da ve Rusya’nın tarım zengini Kuban Bölgesi’nde milyonlarca insanın ölmesi hadisesiymiş. Ukraynalılar Stalin tarafından bilinçli olarak planlandığı, dolayısıyla bu hadise Ukrayna halkına karşı bir soykırım olduğunu savunuyor ve bunu her yıl düzenli
olarak anıyorlar. 2011 yılında Erdoğan Başbakanken Kiev ziyaretinde, Ukrayna bu anıtı başbakanın proğramına alıyor, Erdoğan gitmeyi reddedince mini bir gerilim yaşanıyor. Onun yerine hemen
diğer anıtın karşısında, önünde şu yanda görünen meşalenin sönmediği, Meçhul Asker Anıtı'na gidiyorlar ve gerilim sona eriyor.
Anıt sonrası biz de ev sahiplerimizden
ayrılıyoruz. Her 2 ailenin de farklı planları var akşam için. Biz internetten tanıştığımız bir Fethiyeli biriyle buluşacağız, onlar ise yemeğe çıkacaklar. Ev
sahiplerimiz uğurlayınca 
Mariyinsky Palace  Mariyinsky parkının içinde yer alan başbakanlık sarayını etrafında ki parmaklıklar yüzünden fotoğraflamak zor olunca Ata Erk'te atlıyor parmaklıklara ama karışan eden yok. Bizde ki olabilecek sonuçlarını düşünmeden edemiyor insan. 
Buluşmayı beklediğimiz kişiden uzun süre telefon gelmeyince Avrupanın en derin Metro durağı olan Arsenalna durağına gidiyoruz ve tam 105 metre derine iniyoruz. Yürüyen merdivenler ile in in bitmek bilmiyor. 

Durağa gelmiş ve aşağıya da inmişken seyahat edelim diyoruz. Ev sahibimiz  Dinyeper nehrinin ortasında bir adadan bahsetmiş ti, telefon ile soruyoruz. 105 mt derinde hat sorunsuz çekiyor
şanstan. istikamet 2 durak sonrasında ki Hydropark durağı bu durak bir adada bulunuyor ve başkentin ortasında tatil kasabası tadında. Metrodan iner inmez sağ tarafa yürüyoruz burada bir çok restaurant, bar dışında yazlık tatil bölgelerinde görmeye alışık olduğumuz mekanlar var. Sonunda köprü ve altında
plajlar. Nehir değil sanki deniz kıyısındasınız. Biz Natalie'nin tavsiyesi üzerine metro çıkışı sol tarafı da yürüyoruz. Çok küçük bir yer değil rahatlıkla bir gün geçirilenebilinir.
Sol taraf ise ağaçlık ve ortasında yürüyüş yolu var, yolda çocuk parkalarına takılmadan geçemiyoruz tabi ki. Bu yol sizi başka bir kumsala getiriyor. Burada da bir kaç işletme var. Bir süre takıldıktan sonra buluşmayı planladığımız kişi geliyor. Facebook'ta Ukrayna gurubunda Türkiye'ye dosya göndermek için yardım istemiş, bende düşünmeden tamam demiştim. Sonradan düşününce ne kadar tehlikeli olabileceği aklıma gelince tedirgin oldum. Ama yinede verdiğim sözü tutup, en azından kişiyi görmeden karar vermeyeyim dedim. Bize Türkiye'den bir firmada Ukrayna Satış temsilcisi olduğu söyleyince Hemen Türkiye'den telefonla doğrulattım ve biraz olsun rahatladım. Kişiyi görünce biraz da konuşunca ve gönderdiği paketin de dosya olduğunu görünce ikna olduk ve paketi Türkiye'ye getirip kargoladık. 
Arabasıyla bizi merkeze götürüp güzel bir Türk restaurantında yemek ısmarladı ve bizi evimize bıraktı. 
Gece çantalarımızı yerleştirirken sırt çantamızın fermuaraını bozduk ev sahiplerimizin eve dönmesini bekledik. Onlar dönünce aldığımız iğne iplik ile komple diktik. 



















  
  












  • Digg
  • Del.icio.us
  • StumbleUpon
  • Reddit
  • RSS

0 yorum:

Yorum Gönder